|
|
Merhaba Dostlar;
Biraz burukta olsak, uzun bir süre sizlerle buluşturamadığımız dergimizi, yeni bir yılın bahara gebe günlerinde sizlerle buluşturmanın coşkusuyla, halkımızın ve okuyucularımızın yeni yılını kutlarız.
|
|
|
Sınıf mücadeleleri tarihi,
Dünya devrim deneylerinde devrimci örgütlerin mücadele süreçlerini Diyalektik-Tarihsel Materyalizmin bilinci ve yöntemleriyle ...
|
|
|
İşgalci İsrail Ordusu Filistin Halkını
Katletmeye Devam Ediyor. 11 Eylül tarihinde, Amerika da ki Dünya Ticaret Merkezi ne ait ikiz kulelere yapılan saldırıdan sonra önemli bir fırsatı ele geçiren Emperyalizm, dünya halkları üzerindeki baskılarını daha da arttırarak savaş naraları atmaya başladı.
|
|
|
Dünya genelinde kanlı ellerini sürmediği
hiçbir yer bırakmayan Emperyalist haydutlar, Ortadoğu da yeni büyük katliamların başlangıcını yapmaktalar.
|
|
|
Emperyalist sömürü
ve saldırganlığın hat safhalara ulaştığı yılları hep birlikte yaşıyoruz.
|
|
|
"Büyük tarihi gelişmeler söz konusu olunca"
diye yazıyordu Marx Engels'e, "Yirmi yıl bir tek gün bile sayılmaz ama sonradan yirmi koca yılı içinde toplayan günler de gelebilir."
|
|
|
Kadın hakları mücadelesi,
18. yüzyıla dayanır. 1789 Fransız Devriminde kadınlar aktif olarak yer aldılar.
|
|
|
Emperyalist haydutlar yeni saldırı planları için Davos'ta
Emperyalist güçler yeni dünya düzeni, küreselleşme adı altında tüm dünyayı kendi sömürü hakimiyeti altına alarak dikensiz gül bahçesi yaratmaya çalışmaktalar.
|
|
|
IMF borçlarıyla ekonomik dengesini
tamamen yitiren TC. hükümeti içine düştüğü bunalımlara geçici çözümler bulmak için yeni kredilerle borç sarmalına gittikçe daha çok batmaktadır.
|
|
|
16 Mart 1988'de dünya bir büyük vahşete daha tanık oldu.
16 Mart 1988'de dünya bir büyük vahşete daha tanık oldu. Onlarca uçak, yaklaşık 100 kimyasal bombayı Halepçe'nin üzerine yağdırdı.
|
|
|
Mart ayı şehitler ayıdır. Mart ayı devrimci hareket açısından, mücadeleleriyle, Mart ayı şehitler ayıdır. Mart ayı devrimci hareket açısından, mücadeleleriyle, düşünceleriyle bizi ve tarihimizi biçimlendiren şehitlerimizle ve kendi kendimizle hesaplaşma ayıdır.
|
|
|
"Biz, aktif ideolojik mücadeleden yanayız;
Çünkü bu mücadele, parti ve devrimci örgütler içinde savaşımızın yararına olan birliği sağlayan silahtır.
|
|
|
Newroz umuttur, isyandır, zulme karşı başkaldırıdır.
Her yıl 21 Mart'ta Ortadoğu halklarının yaktığı bu isyan ateşi 2600 yıldır, sönmeyen bir umuttur. Türk, Kürt, Çerkez, Acem ve Arap, tüm Ortadoğu halklarının zulme karşı direnişinin temsilidir.
|
|
|
Dünya halklarının demokrasi ve özgürlük mücadelesi
önüne set çekmeye çalışan Emperyalizm, bu yolda her yöntemi denemekte,baskıları ve sömürüyü uygulamakta sınır tanımıyor.
|
|
|
Kitle katliamları faşizmin karakteristik özelliklerindendir.
Devrimci muhalefetin yükseldiği, egemenler arası çelişkilerin kızgınlaştığı, kısacası denetimin elden kaçtığı dönemlerde başvurulur daha çok.
|
|
|
Devrimci hareket içinde konferansın sabote edilmesiyle birlikte
gündeme getirilen yapay-suni ayrılık ve sen-ben tartışmaları, devrimci hareketin tarihine yeni büyük sorunları yerleştirdi.
|
|
|
Orta çağ barbarlığını aratmayan 12 Eylül faşizminin,
üniversiteler üzerindeki kurumsallaşması olan YÖK, üniversiteleri emperyalizmin çıkarları doğrultusunda yönetiyor.
|
|
|
"Cellat uyandı yatağında bir gece "Hoş geldin tanrım dedi bu ne zor bilmece
Kesilmiş bir kol gibi omuzbaşımızdaydı öldükçe çoğalıyor adamlar boşluğun...
Ben tükenmekteyim öldürdükçe..."
|
|
|
Geri durmadık kaçmadık
sarılmaktan acılara
Düşmüştük Kucağına sevdanın
|
|
|
KIZILDERE'DEN 6 MART'A GELENEK SÜRÜYOR!*
Mart ayı şehitler ayıdır.
Mart ayı devrimci hareket açısından, mücadeleleriyle, düşünceleriyle bizi ve tarihimizi biçimlendiren şehitlerimizle ve kendi kendimizle hesaplaşma ayıdır.
Mart ayı devrimci hareket açısından, mücadeleleriyle, düşünceleriyle bizi ve tarihimizi biçimlendiren şehitlerimizle ve kendi kendimizle hesaplaşma ayıdır.
Mart ayı tarihimize ve şehitlerimize hesap verdiğimiz, kendimizi tüm yönle-rimizle sıkı bir sorgulamadan geçirdiğimiz aydır.
şehitlere nasıl hesap veririz, kendimizi nasıl sorgularız?
Kendimizi sorgulamayı günlük gö-revlerimiz ve yaşam biçimimizle sınırlandırabilir miyiz? Keza tarihe ve şehit-lerimize hesap vermeyi değişik "anma" etkinliklerine, "bağlılık" yeminlerine in-dirgeyebilir miyiz? Elbette ki cevabımız hayır olmalıdır.
Gerek kendimizi sorgulama, gerekse de tarihe ve şehitlerimize hesap verme, günlük faaliyetlerimizi ve yaşantımızı da, çeşitli "anma" etkinlikleri de kapsayan ancak bunlarla sınırlı olmayan bir boyut taşımalıdır. Bu şehitlerimize ve tarihe karşı sorumluluk duygusunun bir gereği olarak ideolojik-siyasi-örgütsel boyut-larda gerçekleşmelidir. Dünle bugünün, karşılaştırıldığı, doğru ile yanlışın araş-tırıldığı ve yeni sentezlere ulaşmayı hedefleyen ideolojik-siyasi-örgütsel bir görev olarak kavranmadığı noktada şe-hitlerimize karşı sorumluluklarımızı yeri-ne getirmede eksik kalıyoruz demektir.
Bu önemli görevin tarihsel süreç içinde nasıl kavrandığı ve nasıl biçim-lendiği gözden geçirildiğinde karşımıza pek de olumlu bir manzara çıkmaz. şehitler karşısındaki sorumluluğun ideolojik-siyasi boyutuyla geçiştirildiğine, bu sorumluluğun ölüm yıldönümlerindeki "anma" etkinliklerine, bu yıldönümlerini eylem günleri haline getirilmesine ve şehitlerin yaşam öykülerinin aynı çerçevede tekrar tekrar verilmesine indirgendiğini görürüz. Elbette ki bütün bunlar tek başına önemi yadsınmayacak çabalardır ve bir olumluluk taşırlar. Ancak şehitler karşısındaki sorumluluğumuzun salt bu tür faaliyetlere indirgenmesi, şehitlere karşı görevlerimizin belirli zamanlarda alışılagelmiş etkinliklerin sergilendiği bir prosedür olarak ele alınmasını getire-cektir. Ve bu olumsuzluk bugün somut olarak karşımızdadır.
şehitlerimiz nezrinde tarihsellik zin-ciri parçalanmıştır ve şehitlerimiz siyasal kişiliklerinden koparılıp "kahraman" kişi-likler, "birey"ler haline dönüştürülmüştür. Bu salt kişi olarak şehitlerin değil, tarihin, ideolojinin, siyasi çizginin "birey"leştirilmesidir.
şehitler yine büyük saygı ve sevgi ile anılmakta, bağlılık yeminleri edilmek-tedir, ancak artık onlar bugünle bağları koparılmış, geçmiş "keramet"leriyle anılan "evliya"lar durumundadır.
şehitlerimizin, özellikle de önder düzeydeki şehitlerimizin "birey"leştirilmesi, ideolojik-siyasi kimliklerinden, düşüncelerinden koparılması burjuvaziye ve her türden tasfiyeci anlayışlara özgü bir yaklaşım tarzıdır. Burjuvazi, yeri gel-diğinde "şeytan", yeri geldiğinde "evliya" ilan ederek, tasfiyecilik ise kahramanlaştırıp yücelterek şehitlerimizi ideolojik-siyasal alandan koparmak, onları zarar-sız melekler olarak gök yüzüne çıkarmak ister. Çünkü burjuvazinin ve tasfiyeciliğin,devrim şehitlerinin siyasi etkisinden (gölgesinden) bağımsız, istedikleri gibi at koşturacakları bir manevra alanına ihtiyaçları vardır.
Ne yazık ki, gerek burjuvazi açısın-dan, gerekse de tasfiyeci akımlar açısın-dan böyle bir alanı yaratmak ve istedikleri gibi kullanmak bizim ülkemiz tarihinde her zaman çok kolay olmuştur ve bugün çok daha kolaydır.
Devrimcilerin, yıldönümlerinde, mutad bir görev olarak yerine getirdiği "anma" etkinlikleri dışında şehitlere özellikle önder düzeydeki şehitlere ideolojik-siyasi boyutlarıyla sahip çıkamaması burjuvazinin ve tasfiyeciliğin alanını genişleten önemli bir faktör olmuştur.
Ve bugün acı da olsa şunu söylemek durumundayız, önder şehitlerimiz, burjuvazi ve tasfiyeci akımların inisiyatifine terkedilmiştir. Burjuvazi, özellikle de tasfiyeci anlayışlar önder şehitlerimizi kendi çıkarları doğrultusunda aşağılık bir biçimde kullanmaktadırlar. Bunu yaratan ise devrimcilerin yetersizlikleridir. İdeolojide, politikada, örgütlenmede şehitlerimizin, özellikle de önder şehitlerimizin biz-lere devrettiği yükü taşıyamamış, altında ezilmiş bir sol vardır. Sol şehitlerini sahiplenememiş, yetersizliklerini ört bas etmek için kelimenin tam anlamıyla kullanmış, bu noktada burjuvaziye, tasfiyeciliğe zemin hazırlamıştır.
şehitleri Sahiplenmek, Yükü Omuzlamaktır
şehitlerimiz sahiplenilmemiştir de-mek, biliyoruz ki, hemen belli tepkileri ve karşı cevapları getirecek, nasıl sahiplenildiği çeşitli örneklerle anlatılmak istenecektir. Ancak tüm bunlar biliniyor ve yukarıdaki satırlarda bu sahiplenme-nin nasıl olduğu açıklanmaya çalışıldı. Sol şehitlerini isim olarak, birey olarak sahiplendi, ideolojik-siyasi-örgütsel boyutlarıyla onları terk etti. Çünkü onları geliştirme, aşma gibi bir çaba içinde ol-madı. Tam tersine ya tamamen reddetti, ya da kavramsal düzeyde savunup(!) pratikte reddetti. Ki tüm bunların literatür-deki adı tasfiyeciliktir, miras yediciliktir.
Gerçekten de solun şehitleri karşısın-daki tavrını en güzel tanımlayan kavram-lar tasfiyecilik ve miras yediciliktir. şehitlerimiz ideolojik-siyasi çizgileriyle, mücadeleleri ile ya açıktan tasfiye edilerek, ya da bize aktardıkları, üzerine tek bir taş konmadan yenilip bitirilerek tüketilmiş, soyut birer isim haline getiril-mişlerdir. İsim haline getirildikten sonra kahramanlaştırılıp yüceltilmeleri ise, bu tüketmeyi maskeleme çabasından başka bir anlam taşımıyor.
Bu noktada kendimize dönüp bizim bu tasfiyeciliğin, miras yediciliğin neresin-de olduğumuza bakmamız gerekir. Kendimizi ayırıp biz şehitlerimize her zaman sahip çıktık diyemeyiz, çünkü bugün herkes kadar biz de şehitlerimizi, onların mücadelesini geliştirme, aşma konumundan uzak durumdayız. Bu uzaklık bizim sürecimizde de tasfiyeci bir yaklaşımın, miras yedici bir tutumun etkin olduğunu gösterir.
Bu noktada konunun ayrıntılarına girmeden önce bazı kavramların açılması yararlı olacaktır ve açılması gereken ilk kavram da "şehit" kavramıdır. şehitlik kavramı, kelime olarak mistik bir kavramdır ve kayna¤ını din olgusundan alır. Dinin kutsal de¤erleri u¤runa yaşamını feda edenler "şehittir". Ve şehitlik arzulanan bir şeydir, çünkü şehit olan yok olmaz, tam tersine "tanrının" huzuruna kabul edilir, ölümsüzleşir. Bu anlamıyla şehitlik tanrıya ulaşmak, onu görebilmek, varlı¤ına tanık (Arap-ça'dan gelen şehit kelimesi "tanık" anla-mındadır) olabilmektir.
Kökeni ve kelime anlamıyla ele alın-dığında, yaşama, dünyaya materyalist bir gözle bakan devrimciler açısından böyle bir kavram her şeyden önce kendi fel-sefesini yadsımaktır. Kelime anlamıyla aldığımızda, devrimcilerin şehitler karşı-sındaki tutumu "ölen ölür kalan sağlar bizimdir" olmak zorundadır. Ancak bazı kavramlar vardır ki, kelime anlamlarıyla ele alındığında, özellikle toplumsal-sosyolojik planda gerçekliği bütünüyle ifade edemezler. Özellikle de bir çok dilin etkisi altında kalan, somut durumun bir yansıması olarak ekonomik, teknik, sos-yal, siyasal bir kavramın dışardan gelip yerleştiği Türkçe açısından düşünüldü-ğünde sorun daha da karmaşıklaşır.
şehitlerimiz karşısında "ölen ölür kalan sağlar bizimdir" diyemeyiz, ancak şehitliğe kelime anlamında olduğu gibi mistik bir anlam da yükleyemeyiz. şehit-lerimize ne cennet, ne tanrıyla birliktelik, ne de ölümsüzlük vaad edemeyiz. şehit-lerimiz ancak devrimci mücadelede harcanan emeğin en üst düzeyde ifadesi olarak görülmeli ve değerleri bu şekilde anlaşılmalıdır. Bu emek bilgide ifadesini bulur, bu emek örgütlenmede ifadesini bulur, bu emek düşmana karşı tavır da ifadesini bulur ve sonraki kuşakların mücadelesinde bir birikim olarak varlığını sürdürür. şehitlerimize bu emeğin ifadesi olarak bakmalı ve onları bilgi olarak, birikim olarak, tecrübe olarak yaşatmalı geliştirmeliyiz. Bu emeğin adının "şehit" olması ise içinde yaşanılan kültürün, bu kültürün egemenliğinin ürünüdür. Ancak bu sadece bize özgü değildir, dünyanın bütün dillerinde devrimci mücadelede kaybedilenler, aynı biçimde dinsel kökenli (şehit anlamını taşıyan) kelimelerle adlandırılmaktadır.
Üzerinde durulması gereken ikinci kavram ise "sahiplenme"dir ve bu kavram da kelime olarak alındığında devrimcilere uzak bir anlam taşır. Özel mülkiyet ilişki-lerinin yarattığı, mülk ile insan arasındaki ilişkinin adlandırılması olan "sahip olma" fiilinden türemiştir ve bir şeyi kendi mül-küne geçirme anlamına gelir. Bu anla-mından hareket edildiğinde devrimcilerin şehitleri (veya mücadeleyi, mücadele tarihini, bu mücadelenin yarattığı değer-leri) mülküne geçirmesinden söz etmek saçmalıktan başka bir şey değildir. Her ne kadar pratikte çeşitli örnekleriyle bu saçmalığa tanık olunuyorsa da hiç kimse şehitler karşısında bu anlamda bir sahiplenme duygusuna sahip olduğunu kabul etmeyecektir. Pratikte somut bir gerçek olarak karşımıza çıkan bu özel mülkiyetçi sahiplenme anlayışını bu kenara bırakıp Marksistler için sahip-lenmeden ne anlaşılması gerektiğini net olarak ortaya koymak gerekir.
Marksistler açısından sahiplenme, öncelikle sorumluluk üstlenmedir, yükü omuzlamaktır. Her türlü pragmatizmden, çıkar duygusundan ("kar güdüsü"nden) uzak bir şekilde mücadelenin ve yoldaşların yükünü omuzlamaktır. Bu anlamıyla Marksistler açısından sahip-lenme yeni, fazladan görev ve sorum-lulukları üstlenmek demektir, eksiklikleri tamamlamak, boşlukları doldurmak demektir. Daha da somutlaştırırsak, şe-hitler karşısında şehitleri birer isim olarak şehitler listesine yazıp "bizden"di diye övgüler düzmeden önce ve asıl olarak "şehit" verilmesine neden olan olayın-gelişmenin analizini yapmak, hata ve eksiklikler karşısında açık olup dersler çıkarmaktır. şehitlerin görevlerini boşta bırakmamak, onların bıraktığı yerden devam edecek bir sürekliliği sağlamaktır. Uğruna şehitler verilen siyasi çizgiyi geliştirmek, politika ve taktik düzeyde klasiklikten kurtulup mükemmeli yaratma gayretine girişmektir. Eğer şehitlerimizi sahipleneceksek bunu ancak ve ancak böyle başarabiliriz. Bunun dışında şehitler isim olarak, olay olarak istenildiği kadar yüceltilsin, bundan öte bir şey yoksa ortada, siyasi ve örgütsel düzeyde,"ölen ölür, kalan sanlar bizimdir" anlayışı geçerli demektir. Son olarak da yine bir özel mülkiyet kavramı olan "miras" kavramına kısaca değinmemiz gerekiyor. Özel mülkiyetin kuşaklar arasında aktarılma düzeneğini ifade eden bu kavramın da kelime anlamıyla devrimcilere yabancı olduğu bilinir. Ancak yerleşmiş biçimiyle mücadelenin, görevlerin önceki ile sonraki arasında devredilmesinin ifadesi olarak kullanıl-maktadır. Burada miras belirtildiği gibi mücadelenin görev ve sorumluluklarıdır. Görev ve sorumluluklar ise bir hak değil yükümlülüktür, yerine getirildiğinde bir anlam ve gerçeklik kazanır. Bu noktada bir "mirasçı"dan söz edilecekse, o, bu görev ve sorumlulukları yerine getirendir, omuzlarında bir adım ileriye taşıyanlardır. Devrimcilerin aralarındaki "miras" ilişkisi sadece böyle bir bağın varlığında somut-tur, gerçektir. Devrimci ilişkilerde "miras" bir mülk değil görevlerdir, "mirasçı" ise bu görevleri omuzlayanlardır.
Kavramlara yüklediğimiz bu anlamlar ışığında kendi durumumuzu değerlendir-diğimizde, yukarıda da belirttiğimiz gibi şehitlerimize karşı görev ve sorumluluk-larımızı yerine getiremediğimiz kolayca görülecektir.
Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, devrimci bir örgütlenmenin şehit düşen her üyesine karşı bir sorumluluğu vardır. Bu sorumluluk onların emeklerine gere-ken karşılığı verme, bu emeğin sonuç almasını sağlayacak düzenlemeler (ideolojik-siyasi-örgütsel) yapmaktır.
Tasfiyeciliğe, kendiliğindenciliğe karşı mücadelemizin belli bir seviyeye ulaştığı günümüz koşullarında bu görevi ciddi bir biçimde karşımıza alıp gereklerini yerine getirme zorunluluğu her şeyden daha fazla kendini dayatır durumdadır. Çünkü tasfiyeciliğe, kendiliğindenciliğe karşı mücadelenin tam zaferi ancak bu görevin yerine getirilmesi ile kazanılabilir.
30 Mart, 6 Mart şehitlerinin Bize Yüklediği Görevler Nelerdir?
Yukarıda da belirttiğimiz gibi devrimci mücadelede verdiğimiz her şehit bizler için yeni görev ve sorumluluklar demektir. Ancak yaşadığımız bir takım katliamlar vardır ki, bu katliamlar, gerek boyutla-rıyla, gerekse de orada kaybettiğimiz yoldaşların mücadele ve örgütlenmede taşıdıkları misyonları nedeniyle sürecin gelişiminde çok büyük etkilerde bulu-nurlar. Sorun tek tek yoldaşların kaybı çerçevesinde ele alınamayacak bir boyuta ulaşmıştır. Bu katliamlar karşısında görev ve sorumluluklarımız tek tek yoldaşların boşluklarını doldurmaktan öte katliamın sürecin gelişiminde yarattığı siyasi-örgütsel görevleri omuzlayabilme sorunu haline gelmiştir. Tarihimizde, 30 Mart'ın yanı sıra 12 Temmuz'u, 16-17 Nisan'ı ve 6 Mart'ı bu türden, siyasi-örgütsel sürecimizde çok önemli de¤işikliklere yol açan katliamlar olarak sayabiliriz. Ancak bunlardan ikisi 30 Mart ve 6 Mart katliamları, gerek gerçekleştikleri tarihsel sürecin özel-likleri, gerekse de siyasi-örgütsel boyut-ta yaşadı¤ımız sorunlar nedeniyle birer "dönüm noktası" olma özelli¤ini taşırlar
Her iki katliamı da birer "dönüm noktası" haline getiren temel özellikleri, bu katliamlarda kaybettiğimiz yoldaşla-rın eskiyi, çürüyeni yıkıp yeniyi kurma mücadelesinde üstlendikleri siyasi-örgütsel misyonlarıdır. İdeolojide, poli-tikada, örgütlenmede eskinin parçalanıp yeninin kurulması doğrultusunda bir sürecin öncüleri, motor gücü ve simgesi olmuşlardır, süreç onların görüşleri, çabaları ve isimleri etrafında örülmeye başlanmıştır.
Her iki katliam da böylesi süreçlerin henüz başlangıç aşamalarında gerçek-leşmiş ve sürecin öncülüğünü yapan yoldaşlarımızın kaybıyla, sürecin geli-şimini, tamamlanmasını sağlayacak temel güçlerden yoksun kalınmıştır.
Bu noktada her iki katliamın da bizlere çok önemli ideolojik-siyasi boyutta olsun, örgütsel boyutta olsun önemli görevler yükleyen sonuçları çıkmıştır. Bu görevleri daha somutlaştırabilmek için bu katliam-larda yitirdiğimiz önder yoldaşların başlatıp belli bir aşamayagetirdikleri "yeni" süreçleri en kaba hatlarıyla tanımlamamız gerekiyor. 30 Mart'ta kesintiye u¤ratılan "yeni" süreç, ideolojik-siyasi-örgütsel boyut-larıyla THKP-C'de simgeleşen bir süreçtir. Bu nedenle 30 Mart'ı bir askeri eylem ve oradaki katliam olarak de¤il, temsil etti¤i misyon olarak ele almamız gerekir. Bu noktada sorun asıl olarak THKP-C olarak görülüp öyle de¤er-lendirilmelidir. THKP-C'nin başlatıp belli bir aşamaya getirdi¤i "yeni"nin özellikleri ise şöyle sıralanabilir: THKP-C, Marksist-Leninist ideoloji ve prati¤in, evrensel tezleri ve tarihsel deneyleriyle ülkemiz solu arasındaki, (50 yıllık bir aradan sonra) ilk ve en geniş kapsamlı buluşmasıdır. Bu buluşmanın somut ifadesi olan THKP-C ile ideolojide, politikada, örgüt anlayışında, mücadele tarz ve temposunda yeni açılımlar sa¤-lanmış devrimci mücadele ve devrimci kimlik bir anlamda köklü biçimde yeni baştan tanımlanmıştır. THKP-C bu nok
30 Mart Kızıldere katliamı böylesi bir sürecin kesintiye uğratılmasıdır ve katlia-mın "dönüm noktası" özelliği de burada ortaya çıkar. Bu dönüm noktasının dev-rimcilere yüklediği temel görev ise başlatılan bu sürecin devam ettirilmesidir. Bu ise sürecin ideolojik-siyasi temellerini kavrayıp yaşama geçirtmek, geliştirmek ve sürecin hedefi olan siyasi-örgütsel gücü yaratmaktır. 6 Mart ise THKP-C'nin başlattı¤ı "yeni"yi tasfiye eden, çürüme ve yozlaş-maya sürükleyen, bu,"yeni"nin son izlerini yok etmek isteyen ve bu do¤rultuda epey mesafe alan tasfiyeci bir anlayış karşısın-da başlatılan bir atılımın, 13 Eylül inisiyatifinin simgesidir. 13 Eylül inisiyatifi, 1973'lerden itiba-ren her türden tasfiyecilik karşısında THKP-C düşünce ve prati¤ini savunup geliştirme çabasının adı olan Devrimci Sol'un sahiplenilmesidir. Devrimci hare-ket kadrolarının tasfiyeye, yok oluşa karşı direnişi, yenilenme do¤rultusundaki atılımıdır.
Kabaca özetlersek, her iki katliam da başlatılan ve belli adımlar atılan süreçleri kesintiye uğratmış, gerek devrimci hare-kette gerekse de sürecin gelişiminde önemli farklılıklar doğurmuştur. Her iki katliamın öncesi ile sonrası arasında büyük farklılıklar vardır. Her iki katliam da belli özelliklere sahip bir süreçte oldukça önemli bir kesinti oluşturmuş ve diğer yanıyla da farklı özelliklere sahip yeni süreçlerin başlangıcı olmuşlardır. Devrimciler açısından sorun, bu farklılıkları görüp kavrayabilmek ve fark-lılıklar ışı¤ında, başlatılan süreçleri, bu dönüm noktalarından itibaren bir üst sevi-yeye çıkarabilmektir. Bu yapılamıyorsa, "dönüm noktalarının tarihsel önemi, siyasal anlamı, ideolojik boyutu kavran-mamış demektir. Bugün devrimci hareket olarak kendimizi bu noktada sorgulamak zorundayız, Kızıldere'nin ve 6 Mart'ın önemini, anlamını boyutunu ne derece kavrayabildik? şehitlerimize, tarihimize karşı vermemiz gereken hesap böyle bir sorgulama ile başlamak zorundadır.
THKP-C'nin Tasfiyesi Devrimin Tasfiyesidir Kızıldere, THKP-C çizgisinde bir dönüm noktasıdır. Kızıldere sonrasında çeşitli yönleriyle çok farklı bir süreç vardır. Ancak bu sürecin tümüyle olumsuz bir süreç oldu¤unu söylemek mümkün de¤il-dir. Her şeyden önce THKP-C çizgisi, fiziki olarak Kızıldere'de yenilmiş olma-sına karşın ideolojik-siyasi tezleriyle, pratikte yarattı¤ı mücadele gelene¤i ile devrimcilerin önüne çeşitli avantajlara sahip bir zemin sunmuştur. Ancak bu zemin de¤erlendirilememiştir. Bu zemini de¤erlendirme çabası öncelikle belli bir birikime, deney ve tecrübeye sahip THKP-C kadrolarının omuzlarında yükselmeliydi. Ancak gelişim böyle olmamış ve neredeyse tüm THKP-C kadroları şu veya bu biçimde THKP-C çizgisinin karşısında olmuş, bu çizgiyi tasfiye etmenin çabasına girişmişlerdir. 1980'lere kadar süren bu tasfiyeci çabalar karşısında THKP-C'nin savunusu ise genç, hemen hemen tümüyle 1973 sonrası süreçte mücadele saflarına katılan unsurlarca yapılmıştır. Gerek teorik birikimleriyle, gerekse de pratik deneyimleriyle önemli yetersiz-likler, eksiklikler taşıyan bu genç unsur-ların THKP-C savunusu ve bunun prati¤e geçirilişi elbette eksiklikler taşıyacaktı. Bir yandan ö¤renmeye bir yandan da uygulamaya çalışırken de¤işik hataların gündeme gelmesi kaçınılmazdı. Gerçi ö¤renmenin, gelişmenin temel yö Yukarıda THKP-C'nin, ülkemiz ko-şullarında solun, Marksizm-Leninizm ile bir buluşmanın ifadesi oldu¤unu söylemiştik. Gerçekten de 50 yıllık bir revizyonist gelene¤in zincirleri kırılmış ve ülkemiz devrimcili¤i, Marksizm-Leninızmi tarihsel-evrensel boyutlarıyla tanımaya, kavramaya ve yaşama uygulamaya baş-lamıştır. Bir yandan revizyonist-reformist gelene¤in oluşturdu¤u kabuk kırılırken bir yandan da bu gelene¤in insanlar nezrinde, politika yapma tarzında, örgüt ve çalışma tarzında yerleşik izleri sökülüp atılmaya çalışılmıştır ve en zor olan da buydu. Mahir'in deyişiyle bu hareket, içinden çıktı¤ı ortamın izlerini daha bir müddet üzerinde taşıyacaktı ve bunlar mücadele içinde yok edilecekti. Müca-dele çok yönlü bir gelişmeyi ba¤rında taşıdı¤ı gibi, karmaşık bir çok sorunun alt edilmesi, geçmişin tüm olumsuzluk-la THKP-C yenilgisi sonrası, THKP-C'yi geliştirme anlayışı, bu gerçe¤in görül-mesi üzerine kurulu bir anlayış olma-mıştır. İki uç yaklaşım döneme damgası-nı vuran bir özelliktedir. Ya "parti olamadı, görünümde partiydi" diyerek yeni bir partileşme süreci adı altında, THKP-C' yi aşmaktan uzak bir yaklaşım sergi-leniyordu, ya da tümüyle dogmatik bir sahiplenme vardı. Do¤rudan tasfiye edilmesi için çaba harcayanlar zaten uç noktadaydılar. THKP-C ile ideolojik-politik-örgütsel bir ba¤ları kalmamıştı Burada bizler açısından belirleyici olan THKP-C'nin nasıl partileşti¤i veya taşıdı¤ı eksiklikler de¤ildir. Eksiklikler, parti yapısındaki zaaflar kimsenin yadsıyamayaca¤ı biçimde açıktadır. Ancak bunlardan hareketle THKP-C'nin parti olmadı¤ını, olamadı¤ını ileri sürmekle, bu partiyi tarihsel koşulları içerisinde de¤erlendirmek ayrıdır. Ki Devrimci Yol ile tartışmalar sürecinde de oldu¤u gibi dönemin tarihsel koşulları içinde THKP-C'nin başka türlü bir parti olması beklenemezdi ye yenilginin nedenleri parti olup olmamasında de¤il, bu tarihsel koşullarda yatıyordu. Mahir'in de ifade etti¤i gibi hareketin içinde yeşerdi¤i ortam belliydi ve bu ortamın etkileri uzun bir süre etkisini sürdürecekti. Siyasi mücadelede, silahlı savaşta, gizli örgütlenmede bir mirasa sahip olmadıkları gibi kendilerinin de yeterli deney ve tecrübeye sahip olmad THKP-C kendi koşulları içinde partileşmiştir ve onun partileşme süreci bu koşullar altında biçimlenmiştir. Bu süreç, 60'ların ikinci yarısından itibaren süren ve Marksizm-Leninizm ile revizyonist yorum ve uygulamaları arasındaki çizgi-nin daha keskin oldu¤u bir tartışma içinde biçimlenmiş ve sürecin en ileri unsurları tarafından 1970 sonlarında sonuçlandı-rılmıştır. 12 Mart sonrası süreç ise ideo-lojik belirsizli¤in, karmaşanın daha derin oldu¤u, mücadelenin yarattı¤ı potansiyel ve sempatinin bir çokları için çekim gücü oldu¤u, yenilginin etkilerinin bütün özellikleriyle ortaya çıkmadı¤ı, mücade-lenin oldukça karmaşık görevleri ve komplike örgüt biçimlerini dayattı¤ı bir süreçtir. Do¤aldır ki bu dönemde önceki dönemden farklı ve daha programlı, bilinç
Kuralları, hedefleri, işleyişi, sınırları belirsiz bir partileşme süreci bizler açısın-dan kabul edilemez bir kavram olmalı ve reddedilmelidir. Ve partinin oluşumu doğ-rultusunda yaşayacağımız bu süreç, daha başlangıçtan itibaren kendine özgü kurallara, işleyiş ve organlara, hedeflere ve sınırlara sahip olmak zorundadır. Ayrı-ca sonuçlandırılmasında olduğu gibi başlangıcında da karar hakkı birilerinin elinde değil, örgütlenmenin en ileri unsur-larından oluşan bir organa ait olmalıdır. Partileşme sürecinin ilke ve kuralları, işleyişi, hedefleri, sınırları sürecin daha başında tüm hareketi temsil etme niteliğine sahip bir oluşum tarafından belirlenmeli ve bu sürecin denetimini sağlayacak kurumlar oluşturulmalıdır.
THKP-C karşısında kendimizi sorgulamamız, hesap vermemiz gereken en önemli konu ise ideolojik-siyasi çizginin neresinde olduğumuz, bu çizgiyi geliştirip bugünü açıklayacak, biçimlendirecek tarzda aşma noktasında hangi boyutta bir çaba harcadığımızdır. Yaşanan 25 yıllık süreç şu gerçe¤i açık biçimde ortaya çıkarmıştır: THKP-C'ye bütünüyle karşı olanları bir kanara bırakırsak, "kelimesi kelimesine savunuyorum" dogmatizmi içinde olanların da, "şu ba¤lamda anlaşılmalı, şöyle yorumlanmalı" diye tasfiye çabasını sürdürenlerin de bu çizgiyi anlama, geliştirme çabası içinde oldu¤unu söyleyemeyiz. THKP-Ç çizgisi her iki kesim açısından da kavramlar düzeyinde kalmış, kavramlar temelindeki siyasal-toplumsal zeminden koparılmış içleri boşaltılmıştır. Sonuç THKP-C çizgisinin "silahlı propaganda", "öncü savaşı", "suni denge-nisbi refah" kavramları üzerinde soyutlaştırılması olmuştur. 25 yıla damgasını vuran ve temelinde politik çıkarlar yatan bu yüzeysellik THKP-C çizgisini geliştirilmesi önündeki temel Oysa Kesintisiz Devrim broşürleri böyle bir yüzeyselli¤i baştan reddeden, bütün tezlerini tarihsel-evrensel boyut-larda temellendiren bir içeri¤e sahiptir. Kavramcılık ve bunun do¤al sonucu olan yüzeysellik THKP-C tezlerinin de¤il, 70 sonrası THKP-C'yi sahiplenen genç kuşa¤ın ideolojik-politik yetmezli¤inin bir sonucudur. Bu yüzeyselli¤in aşılması, miras yedicili¤in mahkum edilmesi gerekir. Tarihimize, şehitlerimize karşı görevlerimiz içinde öncelikli görev bu olmalıdır.
Özünde gerilla savaşının ülkemiz koşullarında biçimlenmesini ifade eden silahlı propagandanın, "bir kıvılcım bütün ovayı tutuşturur" sözüne uygun olarak Kürt halkının mücadelesinde yarattığı gelişim ortadayken ve Kesintisizlerde sorun siyasal, örgütsel, kitlesel ve top-lumsal boyutlarıyla açıkken silahlı propagandanın "bir avuç öncünün mace-racı girişimi" çerçevesinde tartışılması bu saatten sonra abestir. Bugün tartışma konusu bu mücadele biçimini yaşama geçirecek gücü (politikası, önderliği ve kadrolarıyla) yaratabilmek, uygun örgüt-lenme biçimleri ve taktikler oluştura-bilmektir, başka bir şey değil.
Kendi pratiğimize baktığımızda DY ayrılığı sonrasında bu doğrultuda silahlı mücadelenin geliştirilmesi ve silahlı propaganda işlevini görecek örgütlenme modellerinin temellerinin atılmaya çalışıldığını, bu mücadelenin filizlenmesi diyebileceğimiz bir pratiğin yaşama geçirildiğini görürüz. Ancak siyasi önder-lik mekanizmalarındaki yetersizlik ve koşulların dayatmasına teslim olan kısa vadeli bir bakış açısıyla bu örgütlenme ve pratikler gelişememiş, boyutlanıp yaygınlaşma sağlanamamıştır. 90 Sonrasında ise silahlı mücade-leye bakışta egemen olan tasfiyeci benmerkezci anlayışın kısa vadeli, sansasyonel yönlendirmeleri sonucunda misilleme eylemlerinin ötesine geçileme-miş ve bu örgütlenmeler içten içe çürü-yen bir örgütsel konumlanışa itilmişlerdir. Hedeflerini, etki alanını ve gücünü büyütemeyen her örgütlenme ve mücadelenin doğal sonucu olan bu olgu bugün tasfiyeci çete içinde kendi sonuçlarını yaratmaya devam etmektedir.
Silahlı mücadele konusunda THKP-C çizgisine uygun bir süreç geliştirilecekse, bugüne kadar yaşanan deneyler-den ders çıkarmak ve bu dersler ışığında günümüz koşullarına uygun örgütlenme biçimleri yaratılmak, taktikler uygulanmak zorundadır. Bunun için de öncelikle silah-lı mücadeleyi basitleştiren, onu birkaç eyleme, askerliğe ve silaha indirgeyen çarpıklıklardan kurtulmamız gerekiyor. Silahlı mücadeleyi tüm bir devrim sürecini belirleyecek olan politik mücadelenin en üst biçimi olarak gördüğümüz, hedefler ve örgütlenme planında adım adım geliştirilip güçlendirilmesi gereken bir olgu olarak ele aldığımız taktirde başarılı olmamak için hiçbir neden yoktur. Silahlı mücadelenin eylem, silah ve asker değil, bunlardan önce ve temelde politika ve bilinç işi olduğunu yaşadığımız deneyler bize acı bir şekilde göstermiştir. Bu noktada "Suni Denge, Nisbi Re-fah" kavramları üzerinde de biraz durmak gerekecek, çünkü 70'lerden beri THKP-C'ye yönelik "fokocu, maceracı", "kitleleri sürü olarak görmek" vb. türde suçla-maların, karalamaların dayandırılmaya çalışıldı¤ı kavramlardır bunlar.
Suni denge kavramı, Kesintisizlerde ekonomik, siyasi boyutlarıyla, tarihsel, toplumsal özellikleriyle ülke somutundan yola çıkılarak tanımlanmış bir kavramdır. Mahir, suni denge kavramını siyasi çizgisine temel yaratmak için rast gele ifade etmemiştir. Kitleleri örgütleme, devrimin, mücadelenin aktif bir parçası haline getirilmesi noktasında devrimcilerin karşısına çıkan sorunları somut koşullar ışığında incelemiş ve böyle bir sonuca ulaşmıştır. Bu kitlelere siyasi mesaj taşıma araçlarının, yöntemlerinin somut-laştırılması, bir biçime kavuşturulması açısından önemli bir kavram olarak THKP-Ç çizgisinde yer almış ve o gün-den bugüne devrimci mücadelenin gelişimi, kitleselliği bu tespitin doğru-luğunu defalarca kanıtlamıştır. Özellikle 93 sonrası gelişmeler (ki son Susurluk olayı bu konuda çok somut bir örnektir) bu kavramın (ne şekilde adlandırılırsa adlandırılsın) ifade etti¤i tespitin inkar edilmez gerçekli¤ini çok daha somut bir şekilde ortaya koymuştur. THKP-C düşüncesine karşı, bu düşünce ile uzak-yakın ilgisi olmayan aydınların, hatta bir dönem THKP-C çizgisini bu kavramlar temelinde tasfiye çabasını sürdürenlerin tahlillerinde "kitlelerdeki kararsız denge" vb. şeklinde de¤işik kavramlarla ifade edilmek istenen, Mahir'in yeni sömürgecilik dönemi özelliklerinin ve ülkemizin tarihsel-siyasal gerçeklerin irdelenmesiyle ulaştı¤ı suni denge olgusundan başka bir şey de¤ildir.
Ayrıntıya girmeden, günümüze ilişkin şunları söylemek bir yerde kaçınılmazdır. Kitleleri örgütlemek, onları devrim safla-rına kazanmak, devrimi hedefleyen her örgüt için temel amaçtır ve bu amaca ulaşmanın yöntemlerini kitlelerin somut durumundan bağımsız bir şekilde tespit edemez. Kitleler ise düzene tepkileri ne olursa olsun onları, düzene bağlayan sa-yısız bağların yanında egemen sınıfların çeşitli politika ve düzenlemeleriyle de düzen-devrim tercihinde bir anda karar veremezler. Tercihlerini devrimden yana yapmak için soyut propaganda dışında daha somut şeyler görmek yaşamak isterler. Bu ise devrimcilerin her planda dü-zene alternatif bir güç olduğunu kanıtla-ma çabalarıyla doğrudan bağlantılıdır.
Dün "Suni denge"yi baba devlet ile, jandarma, polis korkusuyla, kapitalizmin görece gelişmesinin yarattığı nispi refah-la sağlamlaştıran egemenler bugün bu alanda çok daha güçlü silahlara, daya-naklara sahiptir. Cuntaları, katliamları, yakıp yıkmaları, infazları, işkenceleri, cezaevleriyle, ordusu, özel timi, polisi, korucusu ile kitlelerin gözünde çok daha güçlü bir devlet vardır. Bu kadarla da sınırlı değil, kapitalizmin görece gelişme-sinin yarattığı refah kanıksanmış ve kapitalizm içinde sefalete evrilmiştir. Ancak düzen bu konuda kitlelerin kafa-sını, ahlakını çürütmeyi başarmış ve bireyciliğin, köşe dönmeciliğin önü açılmış, bu bireylerin önüne bir diğerini ezer bir şekilde bireysel kurtuluş kavgası sunulmuş ve benimsetilmiştir. "Suni denge" veya başka bir şey diyelim, kit-lelerin düzeni kabullendiği, boyun eğdiği ve yenilmiş, iktidarsız devrimcilere gü-venlerinin kalmadığı somut bir durumla karşı karşıyayız. Hiçbir devrimcinin yapamayacağı ölçüde düzenin pislikleri iç çatışmaların, çıkmazların sonucu ola-rak ortaya çıkmakta, düzen-devlet en uç boyutlarıyla teşhir edilmektedir. Ve kit-leler de bütün bu gerçeklerin siyasi boyutunu aşağı yukarı görebilmektedir. Ama yine de düzen içinde yaşamanın yollarını aramak onlar için tercih edilen tavırdır. Kitlelerdeki bu durum nasıl aşıla çaktır, kitleler nasıl, hangi yöntemlerle devrim saflarına kazanılacak, örgütlendi-rilecektir? Bu soru bütün devrimcilerin önündedir ve cevabı teoride de pratikte de verilmemiştir. Biz cevabı biliyoruz ve bunu yaşama geçireceğiz. Sonuç olarak 30 Mart şehitleri (THKP-C) karşısında görev ve sorumluluk-larımızı daha da ayrıntılandırabilir, her boyutta yüklü bir görevler bütünlü¤ü oluşturabiliriz. Ancak öncelikle THKP-C'yi bütün yönleriyle sahiplenmemiz, bu sa-hiplenme içinde aşmamız gerekir. Görev bu bütünlük içerisinde kavranılmadı¤ı noktada bütün süreçlerimizi geçmişi yad etmekle, kahramanlar yaratıp onların gölgesine sı¤ınmakla geçiririz. Ve bu noktada belirtilmesi gereken son bir nokta daha THKP-C'nin hiç eksi-¤i, hatası olmamış mıdır, bu hatalar ve eksikler karşısında tavrınız nedir sorusu gelecektir karşımıza. Öncelikle şunu be-lirtelim ki, sahiplenmeyi do¤rularıyla oldu-¤u gibi hata ve eksikleriyle "bizim" diyebil-mek olarak kavrıyoruz ve "bizim" dedi¤i-miz andan itibaren de bu hata ve eksik-likleri giderme görevini omuzlamış oluyoruz. Hiç bir örgütün eksikten, hata-dan muaf oldu¤unu düşünemeyece¤imiz gibi THKP-C'nin de her türlü hata ve eksikten ba¤ımsız düşünemeyiz. Ancak bu hata ve eksiklikleri en sa¤lıklı biçimde görebilmek için bu çizginin bir uygula-yıcısı olmak gerekir, bu çizgiyi pratikte sınayan olmak gerekir. THKP-C'nin hata ve eksikleri de böyle bir anlayışla görülür ve aşılması da ancak bu şekilde mümkün olur. THKP-C'nin ha
6 Mart'ı Devrimci Hareket'in Tasfiye Çabaları Karşısında Çok Yönlü Bir Görev Ça¤rısı Olarak Kavramalıyız Devrimci Hareket 12 Mart sonrası süreçte THKP-C potansiyeli üzerinde yükselen ve tasfiyecili¤e karşı mücadele içinde siyasi varlı¤ını oluşturan bir geçmişe sahiptir. Bu süreçte çap ve kapasitesi oranında THKP-C'yi anlamaya ve anladı¤ı oranda yaşama geçirmeye çalışmıştır. Bu görev eksikliklerine ra¤men bir yere kadar yerine getirilmiş ve bir noktadan sonra ideolojik-siyasi tıkanıklık yeni bir tasfiyeci gelişimin önünü açmış-tır. 13 Eylül inisiyatifi ile bu tasfiyeci gelişi-me tavır alma dinami¤ini gösteren dev-rimci hareket, tam da bu atılımı sa¤ladı¤ı koşullarda 6 Mart'ta bir katliam yaşamış ve sürecin önder kadrolarını kaybetmiştir. Daha sonraki süreçte toparlanma, şehit-lerin görevlerine sahip çıkma çabaları sürdürülmesine karşın, üst üste yaşanan olumsuzluklar nedeniyle bunda başarılı olunamamış ve Devrimci Hareket tasfiye-nin, kendili¤indencili¤in egemen oldu¤u bir dönem yaşamıştır. Ancak tüm olum-suzluklara karşın devrimci hareket barındırdı¤ı iç dinami¤iyle bir noktada bu gidişe de dur deyip süreci kaldı¤ı yerden ve daha iradi bir tarzda yeniden biçimlen-dirmeye başlamışt Bugün belirli bir aşamasına ulaştı-¤ımız bu sürecin daha ileri adımlarla geliştirilip güçlendirilmesi gereken bir dönemdeyiz ve bu noktada tasfiyecili¤e karşı mücadelemizde oldukça önemli misyona sahip 6 Mart'ta kaybetti¤imiz yoldaşlarımız karşısında kendimizi sorgulamak, onlara hesap vermek görevini daha bir ciddiyetle önümüze almak zorundayız.
(...)
Bugün 6 Mart'tan çıkaraca¤ımız en önemli ders, 6 Mart'ın gerçekleşti¤i ortamdan çıkarılacaktır. 6 Mart'ın gerçekleşti¤i ortam devrimci bilincin, Marksist-Leninist örgüt bilincinin yok edildi¤i bir ortamdır. Düne kadar yoldaş dediklerine kurşun sıkanların, polisin önüne düşüp 6 Mart gibi operasyonlara yol gösterenlerin, örgütsel sorunları kişiler arasındaki çelişkilere indirgeyip kişilere ba¤lı tavır belirleyenlerin ço¤unlu¤u oluşturdu¤u bir yapı vardır karşımızda. Katliamın gerçek-leşti¤i bu koşullar bugün bizleri kendi devrimci bilincimiz, e¤itimimiz, örgüt anlayışımız noktasında bir sorgulamaya sürüklemelidir. Bize pahalıya mal olan bu olumsuzluklardan yola çıkıp bir devrim-cilik, bir örgüt, bir ilişki tanımı yapabilmeli ve kendimizi, ilişkilerimizi, yapımızı bu do¤rultuda şekillendi
Bugün sürecimizin olumluluğa doğru evirildiği, kendimizi yenilemede, aşmada yeni bir zemin yakaladığımız bir aşama-dayız. Kaybettiğimiz yoldaşlarımıza karşı görev ve sorumluluklarımız, kendimizi her alanda yenilemiş bir güç haline getirmektir.
Yitirdiğimiz yoldaşlarımızın boşluğunu doldurmak, onların deney ve tecrübelerini, emeklerini örgütlenmemize aktar-mak, yoldaşlarımızın yeniye ulaşma çabalarına, emeklerine sahip çıkarak kendimizi ideolojik-politik-örgütsel anlamda aşmak. Görev budur.
Bu görev, 13 Eylül inisiyatifiyle başlatılan, ama kendiliğindenci dönemde kesintiye uğrayan atılımın yeniden ivme kazanarak, gelişmenin itici gücü olmayı dayatmasıdır.
Bizler, bu görev ve sorumlulukların bilinciyle, Kızıldere ve 6 Mart şehitlerimizi anarken, onları var eden, ortaya çıkaran tarihsel ve sosyal koşulları devrimci tarzda analize tabi tutarak, bıraktıkları devrimci mirası geleceğimizin daha iyi şekillendirilmesinde temel alacağız!
(*) Devrimci çözüm dergisi 1998 Mart sayısında yayınlanmış bir yazıdır. Sürece uygun içeriğe sahip olduğu için dergimizde tekrar yayınlıyoruz.
|