|
|
Merhaba Dostlar;
Biraz burukta olsak, uzun bir süre sizlerle buluşturamadığımız dergimizi, yeni bir yılın bahara gebe günlerinde sizlerle buluşturmanın coşkusuyla, halkımızın ve okuyucularımızın yeni yılını kutlarız.
|
|
|
Sınıf mücadeleleri tarihi,
Dünya devrim deneylerinde devrimci örgütlerin mücadele süreçlerini Diyalektik-Tarihsel Materyalizmin bilinci ve yöntemleriyle ...
|
|
|
İşgalci İsrail Ordusu Filistin Halkını
Katletmeye Devam Ediyor. 11 Eylül tarihinde, Amerika da ki Dünya Ticaret Merkezi ne ait ikiz kulelere yapılan saldırıdan sonra önemli bir fırsatı ele geçiren Emperyalizm, dünya halkları üzerindeki baskılarını daha da arttırarak savaş naraları atmaya başladı.
|
|
|
Dünya genelinde kanlı ellerini sürmediği
hiçbir yer bırakmayan Emperyalist haydutlar, Ortadoğu da yeni büyük katliamların başlangıcını yapmaktalar.
|
|
|
Emperyalist sömürü ve saldırganlığın hat safhalara ulaştığı yılları hep birlikte yaşıyoruz.
|
|
|
"Büyük tarihi gelişmeler söz konusu olunca"
diye yazıyordu Marx Engels'e, "Yirmi yıl bir tek gün bile sayılmaz ama sonradan yirmi koca yılı içinde toplayan günler de gelebilir."
|
|
|
Kadın hakları mücadelesi,
18. yüzyıla dayanır. 1789 Fransız Devriminde kadınlar aktif olarak yer aldılar.
|
|
|
Emperyalist haydutlar yeni saldırı planları için Davos'ta
Emperyalist güçler yeni dünya düzeni, küreselleşme adı altında tüm dünyayı kendi sömürü hakimiyeti altına alarak dikensiz gül bahçesi yaratmaya çalışmaktalar.
|
|
|
IMF borçlarıyla ekonomik dengesini
tamamen yitiren TC. hükümeti içine düştüğü bunalımlara geçici çözümler bulmak için yeni kredilerle borç sarmalına gittikçe daha çok batmaktadır.
|
|
|
16 Mart 1988'de dünya bir büyük vahşete daha tanık oldu.
16 Mart 1988'de dünya bir büyük vahşete daha tanık oldu. Onlarca uçak, yaklaşık 100 kimyasal bombayı Halepçe'nin üzerine yağdırdı.
|
|
|
Mart ayı şehitler ayıdır. Mart ayı devrimci hareket
açısından, mücadeleleriyle, Mart ayı şehitler ayıdır. Mart ayı devrimci hareket açısından, mücadeleleriyle, düşünceleriyle bizi ve tarihimizi biçimlendiren şehitlerimizle ve kendi kendimizle hesaplaşma ayıdır.
|
|
|
"Biz, aktif ideolojik mücadeleden yanayız;
Çünkü bu mücadele, parti ve devrimci örgütler içinde savaşımızın yararına olan birliği sağlayan silahtır.
|
|
|
Newroz umuttur, isyandır, zulme karşı başkaldırıdır.
Her yıl 21 Mart'ta Ortadoğu halklarının yaktığı bu isyan ateşi 2600 yıldır, sönmeyen bir umuttur. Türk, Kürt, Çerkez, Acem ve Arap, tüm Ortadoğu halklarının zulme karşı direnişinin temsilidir.
|
|
|
Dünya halklarının demokrasi ve özgürlük mücadelesi
önüne set çekmeye çalışan Emperyalizm, bu yolda her yöntemi denemekte,baskıları ve sömürüyü uygulamakta sınır tanımıyor.
|
|
|
Kitle katliamları faşizmin karakteristik özelliklerindendir.
Devrimci muhalefetin yükseldiği, egemenler arası çelişkilerin kızgınlaştığı, kısacası denetimin elden kaçtığı dönemlerde başvurulur daha çok.
|
|
|
Devrimci hareket içinde konferansın sabote edilmesiyle birlikte
gündeme getirilen yapay-suni ayrılık ve sen-ben tartışmaları, devrimci hareketin tarihine yeni büyük sorunları yerleştirdi.
|
|
|
Orta çağ barbarlığını aratmayan 12 Eylül faşizminin,
üniversiteler üzerindeki kurumsallaşması olan YÖK, üniversiteleri emperyalizmin çıkarları doğrultusunda yönetiyor.
|
|
|
"Cellat uyandı yatağında bir gece "Hoş geldin tanrım dedi bu ne zor bilmece
Kesilmiş bir kol gibi omuzbaşımızdaydı öldükçe çoğalıyor adamlar boşluğun...
Ben tükenmekteyim öldürdükçe..."
|
|
|
Geri durmadık kaçmadık
sarılmaktan acılara
Düşmüştük Kucağına sevdanın
|
|
|
GERÇEKLERİN KAMUOYU TARAFINDAN ÖĞRENİLMESİ;
SENARYOLARI YAŞAMLARININ KAYNAĞI YAPAN ANLAYIŞLARIN,
BESİN DAMARLARINDAN BİRİNİN DAHA İFLAS ETMESİ DEMEKTİR!..
Emperyalist sömürü ve saldırganlığın hat safhalara ulaştığı yılları hep birlikte yaşıyoruz.
Emperyalist sömürü ve saldırganlığın hat safhalara ulaştığı yılları hep birlikte yaşıyoruz. Kapitalizmin gelişme-geliştirme yetilerini kaybetmeye başladığı 21 yy. başlarından itibaren, emperyalizmin vahşi yüzü ile karşı karşıya kalmaya başladık. Kapitalizmin gelişme-geliştirme yıllarında dahi sömürünün şiddeti yakıcı ve yıkıcıydı. Özellikle emperyalist aşamasında sömürü ve katliamlar yaşam kaynağı olmuştur. Kapitalizm, emperyalist aşamasında krizler girdabında can çekişmektedir. Kapitalist-emperyalist üretim ilişkilerinin, üretici güçlerin gelişimine engel oluşturan gericilikleri barındırması, daha gelişmiş üretim ilişkilerini yaşama geçirme zorunluluğunu beraberinde getirmiştir. Üretim ilişkileri ile üretici güçler arasındaki zorunlu uyum yasasının gereğidir bu. Kapitalizm; eskimiş, köhnemiş, çürümüş bir durumda, yıkılmayı, parçalanmayı ve yerine insanlığın gelişimine hizmet edecek, daha ilerici, gelişmiş üretim biçimini oluşturmayı beklemektedir. Beklemektedir derken kaçınılmaz sonuna dikkati çekmek istiyoruz. Yoksa kapitalizm, ömrünü uzatabildiği kadar uzatma çabası içerisindedir. Zaten kapitalizmin emperyalist aşaması bu çabaya hitap ediyor. Emperyalizm, sömürü ve baskı yöntemlerini ömrünü uzatmanın yolu olarak görmektedir.
Emperyalizmle beraber sınıf mücadelesi daha bir keskinleşmiş, derinleşmiştir. İşçi sınıfı, sınıflar arası mücadelenin keskinleşmesini, kendi iktidarını kuran devrimleri yapması ile daha bir netleştirirken, emperyalizm yükselen işçi sınıfı mücadelesini boğmak ve sömürü ağını daha da sıkılaştırmak amaçları doğrultusunda, doğası gereği baskı ve savaşlar içerisinden çıkamaz bir duruma gelmiştir. Emperyalizm, sonu belli olan gidişatının hızını biraz olsun yavaşlatabilmenin çırpınışları içerisinde dünya emekçi halkları daha fazla sömürmekte, kan ve gözyaşına boğmakta, tereddüt etmediğini defalarca yaşadık ve yaşıyoruz. Emperyalizm yaşadığı sürece, emperyalizmin krizleri olacak, emperyalizmin krizleri (-buhranları) olduğu sürece, bu krizleri aşabilmenin yolu olarak halkları daha fazla sömürmesi ve katletmesi de sürecektir. Emperyalizm, yaşadığı krizlerin faturasını halklara ödettirmeye devam edecektir.
İşçi sınıfı mücadelesi, emperyalist dönemle birlikte keskinleşen sınıf savaşlarında çok önemli deneyler-tecrübeler yaşamıştır. Sosyalizmin sadece ütopik teoriler olmadığı, pratikte can bulan, yaşamda karşılığı olan gerçekler olduğu, yaşanan sosyalizm deneyleriyle ortaya konmuştur.
1. Emperyalist paylaşım savaşından sonra dünyanın 1/6'sı devrimlerle sosyalizmin inşasına başlarken, 2. emperyalist paylaşım savaşında bu oran dünyanın 1/3'ne çıkmıştır. Sınıflar mücadelesi tarihi içerisinde, sosyalist devrimler, emperyalist dönemde çok büyük tecrübelere sahip olmuştur. Sosyalizmin pratiğe yön vermesi, sınıf mücadelesi tarihinde yeni birikim ve bilinçleri beraberinde yaratmıştır. Bugün bizler tarihimize dönüp baktığımızda, günümüze ve geleceğimize ışık tutan teorik-pratik onlarca deney, tecrübe, birikim buluyoruz. Zaferler, yenilgiler, duraksamalarla koskoca bir sınıflar mücadelesi tarihi...
Kapitalist-emperyalist sistemin tıkanıklığı her yönüyle ortaya çıkmış ve sonsuza kadar yaşayamayacağı gün gibi açıkken; sosyalist devrim deneyleriyle dolu, zengin birikim, bilinç kaynağı tarihimiz ortadayken; işçi-emekçi sınıfın devrimci potansiyeli önümüzde duruyorken; bugün, genelde dünya devrimci mücadelesi, özelde Türkiye devrimci mücadelesi; tıkanmaların, bölünmelerin, küçülmelerin içerisinde, günü kurtarma politikalarıyla hareket eden, devrimci mücadelenin önünü açacak politik çıkışları üretemeyen, emperyalist saldırıların ideolojik-politik rüzgarı ve faşist yöntemleri karşısında, kısırlığa mahkum olmuş durumdadır.
Marksist-Leninist ideolojinin ve sosyalizm pratiğinin ürünü olan tüm değerlere saldırıların en üst seviyelerde yoğunlaştırıldığı ve tüm devrimci değerlerin yaşamın içinden sökülüp atılmaya çalışılmasının yanında, hatırlatılmalarına dahi tahammül edilemediği bir süreci yaşıyoruz. Değersizleşmenin erdem haline getirildiği, sosyalizme ait tüm kavramların içinin boşaltılmaya çalışıldığı, Marksist-Leninist ideolojinin geçersizliğini kanıtlama çırpınışları içerisinde her türlü saldırının yapıldığı bir dönemdeyiz.
Marksist-Leninist ideolojiye saldırılar için; sosyalizm mücadelesinin karşı karşıya bulunduğu olumsuzluklar, dünya devrim dalgasının gerilemesi, sosyalist sistemin çözülme yaşaması uygun fırsatlar yaratmıştır.
Emperyalistler, sosyalist değerlerin etkisizleştirilmesi için her türlü ideolojik ve fiziki saldırıları, kendileri için uygun buldukları bu koşullarda gerçekleştirme çabasındalar.
Bugün sosyalist hareketin içinde bulunduğu tıkanıklık, devrimci örgütlerde yaşanan iç sorunların ve yıpranmanın, emperyalist sisteme her türlü saldırı imkanı verdiği, saldırılarını bu zemin üzerinde sürdürdüğü ortadadır.
Genelde dünya sosyalist hareketinin, özelde Türkiye devrimci hareketinin yıllardır, ideolojik-politik üretimden koptuğu, teoriye can veremediği bir gerçektir. Karşılaşılan sorunlara çözüm olma noktasında yeterli olamayan, kendi var olan statükosunu koruma kaygısıyla, günü kurtarma politikalarına mahkum olan, üretimlerden uzaklaşarak giderek mirasyediciliğe varan bir durum söz konusudur. Hazırı tüketmenin bir süre sonunda anılarla baş başa kalmak olacağı ortadadır. Devrimci hareketlerin üzerlerine düşen görevleri yerine getiremeyişinden dolayı emperyalistler, Marksist-Leninist ideolojiye yönelik saldırılarını artırmışlar, ve bu saldırıların hedefine örgütü-örgütlü yaşamı koymuşlardır.
Emperyalizmin, dünya emekçi halkları üzerindeki sömürüsünde yeni-sömürge ilişkilerini hayata geçirmesi karşısında devrimci yapıların alternatif politikaları üretememesi, ürettiği boyutuyla da yaşama geçirememesi, düşmana avantaj sağlamış, devrimci saflarda tıkanmaların, gerilemelerin en önemli sebeplerinden de biri olmuştur. Emperyalizmin ideolojik-politik-fiziki saldırıları karşısında devrimci örgütlerin, devrimci mücadelenin temeli Marksist-Leninist ideolojiye ve örgütlenme biçimine, mücadele anlayışına, gerektiği kadar sahip çıkamamış, devrimci mücadelenin eylem kılavuzu olarak değerlendirilememiştir.
Devrimci yapıların içinde bulunduğu tıkanıklığı emperyalist saldırılarla açıklamak eksik ve kolayı seçmek olur. Düşman varsa saldırıları da olmak zorundadır. Bizlerin örgütler geliştirerek savaş vermemizin hedefinde emperyalizm bulunmaktadır. Devrimci örgütler salt düşmanın saldırılarından değil kendi zaaf ve geriliklerinden de büyük sorunlar yaşamaktadır. Emperyalizm örgütlerin bu geriliklerini kaçırmamış saldırılarında büyük yer vermiştir. Devrimci örgütlerin gerilikleri ve aşamadıkları sorunları düşünüldüğünde tasfiyeciliğin ilk sırayı aldığı görülecektir. Tasfiyeciliğin, mülteciliğin, statükoculuğun, küçük burjuva düşüncelerin devrimci mücadeleiçerisinde kökleşerek verdiği zararlar, emperyalist saldırıların daha fazla etkili olmasına da sebep olmuştur.
Bu noktada; asalak yaşamlarını ve sapkın düşüncelerini, emperyalist merkezden yapılan ideolojik-fiziki saldırılardan besleyen ve devrimci mücadele içerisinde yaşam şansı bularak, kökleştirme çabasında olan tasfiyeci, mülteci, statükocu, küçük burjuva anlayışların devrimci hareket özelinde yarattıkları olumsuzlukları kamuoyu ile paylaşarak, bu anlayışların bir defa daha teşhiri, sorunun boyutu, aciliyeti, ciddiyeti vurgulanarak devrimci saflarda mahkum edilmesinin zorunluluğunu belirtiyoruz.
Kendisini bu gün devrimci mücadelenin içerisinde görev üstlenmiş kabul eden, ilerici, demokrat, insani değerlere sahip çıkan her insan ve özellikle çözüm üretme gücünü yaratan örgütler, yaşanılan sorunların çözümü noktasında düşünmeli, tartışmalı, alternatifler üreterek pratiğe geçirmede emek harcamalıdır. Bu yazının amacı sorunları bir çırpıda çözmek değildir tabi ki, böyle bir şeyde doğaya aykırıdır. Sorunların tartışılması, öneminin herkes tarafından gerektiği ölçüde kavranması, uzun vadeli çözümler olmasa da kısa vadede nelerin yapılması gerektiği boyutuyla açılım getirmesi mecburiyetini belirten bir yazıdır.
İki noktayı özellikle vurgulamak gerektiğini düşünüyoruz. Birincisi; emperyalizmin içinde bulunduğu krizler-çıkmazlar-sistem tıkanıklığı yönü ile sömürüyü-faşizmi azgınlaştırarak dünya halkları önünde teşhir olmuşluğu, sosyalist devrim deneylerinin zenginliği, sınıflar arası mücadelenin keskinleşmesi gibi devrimci mücadeleyi besleyen zeminin üretkenliği oranında, devrimci örgütlerin, devrimci mücadelenin üretken olamayışıdır. İkincisi ise; devrimci mücadelenin, devrimci örgütlerin tıkanıklığını hemen hemen bütün yapı ve düşüncelerin yazıp-çizmesine rağmen, pratiğe geçirilemeyişi, en azından kan kaybeden hastaya müdahalede yapılan ilk yardım misali, kanamayı durdurmaya yönelik, -birkaç girişim hariç- ciddi bir adımın atılarak devamının getirilmeyişidir.
Öncelikli sorun olarak, nesnel zeminin uygunluğuna rağmen, devrimci örgütlerin mücadeleyi geliştirmek bir yana gerilemesine engel olamayış, sorunun tedavisinde temel nokta olup, en önemli aşamasıdır. Ancak bu temel tedavi başlatılıp, sonuç alınana kadar bir dizi adımlar atılarak ilkyardım ve acil müdahaleler uygulanmalıdır. Yaradan beslenen mikropların, asalakların yaranın bulunduğu organı kangrene çevirmesine izin vermeyerek yara temizlenmeli ve kontrol altına alınmalıdır.
Emperyalizmin "tarihte bitti, ideolojide" safsatalarıyla, YDD politikaları rüzgarına kapılan, görünüşte en devrimci anlayışların bu yarayı devrimci yapıların içerisinde kendilerini yaşatan ve kökleşmelerine imkan veren zemin olarak gördükleri ortadadır. Ve var olan zemin bu yaraya, bu yara aracılığı ile de mikrop ve asalaklara yaşam şansı veriyor. Amacımız yaraların oluşmasına olanak yaratan zeminin irdelenmesidir. Ancak öncelikle yarayı kemiren asalaklara, mikroplara ve anlayışlarına karşı tavır, tutum takınarak, onları olabildiğince saflarımızdan uzaklaştırmak şarttır.
Bizler, devrimci mücadelenin tıkanıklığından faydalanan ve emperyalist efendilerin rüzgarlarından beslenen oportünizmi, reformculuğu, tasfiyeciliği, sivil toplumculuğu, yasallaşma kaçkınlığını, mülteciliği, statükoculuğu devrimci saflarda mahkum etmek zorundayız. Sonrasında, bu sapmalara devrimci mücadele içerisinde fırsat veren, olanak sağlayan zemin acımasız bir şekilde ele alınmalı ve yenilenmelidir. Mahkumiyet salt lafızda ifadesini bulan olmamalı, pratiğe geçirilmelidir. Yazıp çizilenler, ifade edilenler eğer pratiğin dışında tutuluyorsa burada geriliklerin, sapmaların mahkumiyeti değil, alttan alta hakimiyeti oluşmaktadır.
Evet, tüm bunlar bizlerin yaşadıkları ve gerçekleridir. İyisi ve kötüsüyle bizlerindir. Bugün bizlere düşen ilk görev yaşanılan bütün olayları kamuoyu ile paylaşmaktır. Bu yaşananların paylaşımı; senaryoları yaşamlarının kaynağı yapanların, kitlede kafa karışıklığı oluşturmaya çalışmalarının önüne geçmeği, aynı zamanda devrimci mücadeleye deney, tecrübe ve birikim olarak ta katkı sunması amacını güdmektedir.
"Gelenek" ve "yenilik" maskesi arkasında ki yüzler;
Devrimci hareket olarak yıllardır sıkıntı ve olumsuzluklar yaşıyoruz. Hareketimizin bu olumsuzluklar dönemine başlamasından öncesi ve devamında görev üstlenmiş olan insanlar, yaşanan bu olayların sorgulamasını yapıp dersler çıkarmak yerine, küçük burjuva kişiliklerini tatmin etmeye, "keskin devrimci" pozları içinde yüksek perdeden atıp tutmaya devam ediyorlar. İçinde yaşadıkları sanal dünyalarında çevrelerini saran her şeyi gerçekmiş gibi gören bu unsurlar, hala çekildikleri ve kendilerini hapsettikleri Avrupa köşelerinden devrimci harekete ve değerlerimize zarar vermeye çalışıyorlar. Bunun ötesinde seviyesiz polemikleri, kişisel iftira ve çamur atma çabaları muhatap bulamayacak ve hiçbir zaman bu kısır döngüye bizleri alet etmeyi başaramayacaklardır. Ancak kamuoyuna çirkin yüzlerini, devrimcilerin tarzları ile teşhir etmek görev olarak önümüzde durmaktadır.(1)
Ortaya çıkan-netleşen farklılıklarla birlikte, oluşan tıkanıklığın aşılması ve devrimci hareketin sağlam bir zemine oturtulması için yoğun bir çaba harcanmıştır.(2) Sağlıklı bir ortamda tüm farklı görüşlerin tartışılması gerektiği ifade edilmiş, bunun başarılması halinde devrimci harekete kazandırılacak dinamizm ile sıkıntılardan daha çabuk çıkılacağı ve kadro erimesinin önüne geçile bilineceği görüşü dile getirilmiştir. Ancak çabamız yeterli olmamıştır. Deyim yerinde ise, "kan kusarken kızılcık şerbeti içilmiş", tüm olumsuzluklar karşısında moral değerlerimizi korumaya çalışırken, bazı arkadaşlarımızın gerçek amaçlarını öğrenmiş olduk. Onların; devrim, hareketin güçlenmesi-gelişmesi gibi sorunları olmadığı ortaya çıkmıştır.
Çabamızın ve yaklaşımlarımızın karşısında kayıtsız kalan bu unsurlar, herkese karşı tavır alma ve insanları bir birine karşı "dost-düşman" kamplara bölme, kişilikleri hedef alan olmadık dedikodu senaryoları üreterek, "doğruyu" kendilerinin ifade ettiği iddiasını sürdürmüşlerdir. Bu kişiler, devrimci değerlerle zerre kadar bir ilgisi olmayan yöntemlerin bizzat uygulayıcısı olmuşlardır. Onlar, devrimci harekete sahip çıkmak, sorunları çözmek ve hareketi güçlendirip daha sağlam bir zemine oturtmak yerine, küçük burjuva kişiliklerini ve kaygılarını öne çıkarmışlardır. Gelenek ve yenilenme kavramlarının arkasında gerçek özlemleri, sakat kişiliklerini gizlemeye çalışmışlardır. Yaşam alanlarının gittikçe daralmasının karşısında çözüm üretme yeteneğinden uzaklaşarak, kolektiften ve kitlelerden kopma noktasına gelen solun ve devrimci hareketin bu gidişine dur diyebilmek, önünü açmak yerine, içine düştükleri kişisel kaygılar ağır basmış, sürecin önüne engel konmuştur.
Kendisine, düşüncesine inanan her insan, tıkanma, kopuş yerine kendisine ve düşüncesine duyduğu güvenle tartışma platformunu tercih eder. Ama bu insanlar bırakalım tartışma platformuna gelmeyi, daha işin başında tartışmadan kaçmak için her türlü bahaneye sarılarak, sağlıklı bir tartışma sürecinin yaşanması önündeki tüm yolları provakatif bir tavır içinde, adeta yangından mal kaçırma telaşında, karşılıklı bloklaşma ve kemikleşme çabası ile canla başla tıkamışlardır. Böylece ortaya çıkan tabloda bu unsurların ne kadar devrimci oldukları ve devrimci hareketin sorunlarıyla ne düzeyde ilgilendikleri ortaya çıkmıştır.
"Gelenek" ve "yenilik" maskesi arkasındaki görüntü; yılların başarısızlığı ile sürecin önünü tıkayan, devrimcilik yapmak yerine kişisel çıkarların hesaplarını tutan, devrimci hareketin konferans sürecinin getireceği nitel dönüşüme denk düşen pratik çalışmaların karşısında, kendi tasfiyeci-mülteci-statükocu anlayışlarıyla mahkum olacaklarını iyi bilen ve kendilerini yaşatan zeminin ortadan kalkacağını gören bu unsurlar, bir iki kavramın içini boşaltıp arkasına saklanacakları maskeler haline dönüştürme çalışan, kendi asalak varlıklarının yaşam koşulları koruma uğruna devrimci hareketin değerlerini sermaye yapma uğraşındaki anlayışların görüntüsüdür.
Bu anlayış sahipleri hiçbir dönem, ortaya çıkan olumsuzluklardan kendilerine pay çıkarmamış, kendileri dışında suçlu arama çabası içinde olmuşlardır. Sol içi şiddet hastalığına onca bedel vermiş hala veren, büyük acılar çekmiş hala çeken bir yapının insanları olarak, buna yönelik onca yazılan, çizilen ve ortaya konan mücadeleye rağmen, karşı koymaların içinde yer almış insanların aynı yöntemlere baş vurma çabası nasıl izah edilebilir? Bugün bir birlerine karşı ürettikleri "teorilerle" insanları bölüp, bir birlerine düşman ederek, kendi asalak hayatlarını sürdürmenin peşindeler. Hareketin hangi kademesinde olursa olsun, olumlu adımlardan kendilerine pay çıkaran, yenilgilerde ise "suçlu" arayan bu unsurlar, bundan sonrada yeni düşmanlar yaratmaya devam edeceklerdir. şu ana kadar devrimci harekette ciddiyetle ortaya koydukları bir şey yoktur. Artık, gerçek düşmanla mücadele etmek, yüz yüze gelme cesaretleri, devrimci iddiaları da kalmamıştır. Bundan sonra yarattıkları yeni "düşmanlarla" hayatlarına devam edecek, son on yılda harekete yaşattıkları kısır döngü içinde verdikleri zararlarla sık sık hatırlanacaklardır.
Bu hastalıklı kafa yapısına sahip insanların devrimci hareket içerisinde "yaşam" bulmaları ve bu boyutta tahribata yol açmalarına sebep olan nedir? Soruya dünyadaki gelişmeleri ve tasfiyecilik rüzgarlarının tüm sol üzerinde hakim kılınması boyutuyla başlayarak cevap aramalıyız. Sürekli bir kısır döngü içinde aynı sorunların tekrar etmesi ve her seferinde büyük yıkımlara sebep olması da cevap bekleyen başka bir soru olarak karşımızda durmaktadır. Benzer kişiliklerin, benzer anlayışların içimizde yaşam bulmasına olanak tanıyan zeminin yetersizlikleri nelerdir? Yoksa bugüne kadar olduğu gibi "ne yapalım onlar hep bunu yaptı, yapıyorlar, bize bunları yaşatıyorlar. Vb." demeye devam edersek bir arpa boyu yol almamış olacağız demektir. Yeni Amerikalar keşfetmekte gerekmiyor. Olumsuzluklar karşısında hep "suçlu" arayan, hep "doğru" ve "haklı" olan bu pişkinlik karşısında bizim tavrımız ne olmalıdır? şimdiye kadar sorgulamak ve hesap sormak yerine daha kolay bir yol olan kendimize hep bir "abi", hep bir "bilen" bulduk. Ve böylece hastalıklı ve asalak kafa yapıları her dönem içimizde yaşama olanağı buldu ve kendi yanına topladığı birkaç kişi ile birlikte hükmünü sürdürdü.
90'lı yıllarla giderek her alanda kendini hissettiren yozlaşma ile birlikte devrimci değerlerde, örgütsel ilişkilerde ortaya çıkan çarpıklıklar devrimci mücadele içerisinde önemli bir güç kaybına neden olurken, yeni büyük sorunları da taşıyordu. Tartışmak yerine kişiliklerle uğraşmak, her şeyi iyi adam kötü adamlarla izah etme çabası, politik açılımlar yerine kısa vadeli hesaplar içerisinde boğulmak, Marksist-Leninist örgüt anlayışının ilkelerinden uzaklaşma, saflarda kendini açık açık göstermeye başlamıştı.
TASFİYECİLİĞİN, MÜLTECİLİĞİN, STATÜKOCULUĞUN
DEVRİMCİ HAREKET İÇERİSİNDE YAşAMASINA İZİN VERMEYECEĞİZ!
"Faşizme karşı esas savaş alanının ülke toprakları olduğunu bilen DEVRİMCİ SOL' un önderleri ve kadroları, hiçbir zaman mülteciliği düşünmedi. Cuntanın ilk günlerinden itibaren silahlı savaşı sürdürdü ve 6-7 ay boyunca mücadele belli bir ivme ile devam etti. Ancak peş peşe alınan darbelerle güç kaybına uğranıldı ve mücadele daha alt düzeyde sürdürülebildi ama hiçbir zaman tatil edilmedi, mültecilik seçilmedi.
Cuntaya karşı mücadele yerine mülteciliyi seçenler, cuntanın yolunu düzlemişler, programını hiçbir engelle karşılaşmaksızın hayata geçirmesine neden olmuşlardır.
Önderliği ve kadroları koruma adına siyasi arenanın terk edilmesi devrimci tavır değildir. Bu tavır, ezilen halkı oligarşinin sömürü ve baskısı altında bırakmak, yani mültecilik demektir. Mültecilik kendini sınıflar mücadelesinden tecrit etmektir, sınıflar mücadelesinin dışına çıkmaktır. Ve bu anlamda objektif olarak oligarşinin amacına hizmettir.
12 Eylül sonrası "geri çekilme" taktiği adına ya da başka sebeplerle ülke topraklarını terk edenler bunu yapmış, kendilerini kurtarma adına halkı cuntayla yüz yüze bırakmışlardır. Halkın güvenini kazanmayı amaçlayan bir hareket asla böyle davranamaz."
(HAKLIYIZ KAZANACAĞIZ CİLT-1, SAYFA- 81)
Sınıflar arası çelişkilerin-savaşların derinleşmesine, kapitalist-emperyalist sistenim bunalımlar girdabına girmesine, Marksist-Leninist ideolojinin ve sosyalizm pratiğinin zenginliğine, THKP-C ideolojik-politik çizgisinin Türkiye topraklarına denk düşen teorik-pratik bütünlüğüne ve Türkiye devrimci mücadelesinin deneyimlerine, tasfiyeciliğe karşı en somut, en açık, en radikal müdahale olan 13 eylül devrimci inisiyatifinin çıkışına rağmen; devrimci mücadelenin emperyalizmin ideolojik-fiziki saldırılarına cevap bulamayıp gerilemeler-tıkanmalar-savrulmalar yaşamaya başlamasının erken fark edilememesi, Türkiye devrimci hareketlerinin 12 eylül darbesini salt fiziki bir yenilgi olarak algılaması, oligarşinin katliamları, DK çetesinin saldırıları, oligarşiye hizmet eden mültecilik, yaşamın her alanında yerleşmiş olan statükoculuk, tasfiyeciliğin ideolojik-politik-örgütsel-kültürel boyutta yerleşmesi, M-L bilinci pratikle buluşturabilecek deneyimli kadroların yoksunluğu, Marksist-Leninist örgüt anlayışının ilke-kurallarını pratikte gerçekleştirememek, tüm bu ifade ettiğimiz gerçekler bütünsel olarak ele alınarak tartışmalar ve devamında hesaplaşmalar yapılmadan, günün pratik işlerine takılıp kalınması, yeni ideolojik açılımlar yapmak yerine var olan gücün, statünün korunması, devrimci mücadelenin ve devrimci örgütlerin daha büyük çıkmazlara, tekrarlara girmesine neden olmuştur.
96 Ekim platformuyla yeniden inşa sürecini başlatan Devrimci Sol Hareketi, ifade ettiğimiz eksikleri, gerilikleri aşamamış ve solun geneline hakim olmuş olumsuzluklara takılarak, tekrarlar yaşamaya devam etmiştir. Bunların doğal bir sonucu olarak; 96 platformunu konferansa taşıyan süreç, Devrimci Hareketin ilerlemesine, güçlenmesine, gelişmesine denk düşen çalışmaların yapıldığı değil, devrimci mücadelenin geriliklerini fırsat bilen, emperyalist efendilerin YDD politikalarının rüzgarlarına kendilerini bırakan sapkın anlayışların, unsurların kendilerini örgüt içerisinde yaşatacak, kökleşmelerine olanak verecek şartları örgütün zeminine yerleştirme çabalarının ön plana çıktığı işlerin yapıldığı süreç olmuştur. Devrimci hareketin konferansta yaşadığı ayrılık ve devamında ki dökülmeler, bütün bir sürecin sonucu olarak karşımıza çıkmıştır.
Üzerinde durulması gereken noktalardan en ilginç olanlarından biriside; bugün "yenilik" ve "gelenek" kavramlarını arkasına saklandıkları maskelere dönüştürme çabasında olan anlayışların senelerdir devrimci hareketin yönetim mekanizmalarının belli yerlerinde görev almalarına, sürece yön verebilecek olanakları ellerinde bulundurmalarına rağmen, şimdi karşımıza geçerek "örgüt kadroları konferansın ağırlığını kaldırabilecek nitelikte değildi, ne yapalım, bir çok geriliği saflarımızdan at(a)madık, M-L örgüt mekanizmalarını oluştur(a)madık..." gibi daha bir çok açıklamayı bugün dillendirmeleri ilginç, ilginç olduğu kadar da düşündürücüdür.
Belirlenen amaçlara ulaşmak için politikaya, pratiğe yön verenler sizdiniz. Konferans öncesi kadroların seviyesini en iyi siz biliyordunuz, devrimci hareketin eksiklerini de. Neden gerekli çalışmaları yapmadan, eksikleri gidermeden konferansı örgütlediniz?
Bu açıklamaları bugün gündeme getirmenizin; üstlendiğiniz görevleri yerine getirmeyişinizden kaynaklı sorunları, "geriliklerimiz, eksikliklerimiz vardı, bunlarla bu işleri yapmak zorundaydık, başka çaremiz yoktu... vb." söylevlerle perdeleyip, yaşananları oldu-bitti anlayışı ile açıklama çabasındasınız. Bu çaba sizlerin anlayışına, dar mülteci dünyanıza hitap edebilir, ama Devrimci sol harekete ve devrimci mücadele düşün yaşamına, mücadele anlayışına ve ayakları savaş alanında olan mücadele insanlarına hitap edemez.
Devrimci hareketimiz 96 platformuyla yeni bir sürecin adımlarını atmaya başlamıştır. Bir çok yönü ileri adımları beraberinde getirmiştir. Ancak, dünyada ve Türkiye'de yaşananların bütünsel tartışması, hesaplaşması tam anlamıyla yapılamamış, bir çok eksikliği, sorunu çözüm sürecine sokmadan 96 platform çalışmalarının ve konferansa taşıyan sürecin geçiştirilmesi bugünkü sorunları da olgunlaştırmışlardır.
96 platformu, gerilikleri barındırmasının yanında, çözüm arayışlarını disipline sokan ve gelişime hizmet eden Yeniden İnşa Sürecinin başlatıldığı zemin olmuştur. Çözüm arayışlarının somut ifadesi olmuştur.
Yeniden inşa süreciyle asgari anlamda toparlanma hedeflenerek, devrimci mücadelenin sorunlarına çözüm üretecek zeminin yaratılması düşünülmektedir. Devrimci örgütlerin tıkanıklığına, sosyalizm mücadelesinin sorunlarına, çözüm üretimi yapacak zemini oluşturulmadan çözüm bulunması mümkün değildir. 96 platformu yeni ileri adımların başlangıcı olmuş, her geçen gün gelişen örgütlülük, sorunların tartışılması ve hesapların yaşanması yönünde zemini olgunlaştırmıştır. Yapıda oluşturulan gelişimler ve tartışmalar sürecin konferansa taşınmasına, konferans zemininde gerçekleştirilen nitel dönüşümle hesaplaşmalar ve atılım yeni sürecimizin temel hedefi olacaktı.
96 platformu tüm gelişim yönünde taşıdığı artılarına rağmen, konferansa taşınan süreçte ileri adımların, örgütte gerçekleştirilen asgari toparlanmanın yanında, geriliklerin, olumsuzlukların yaşanmasına engel olunamamış ve sürece damgasını vuran gerilikler olmuştur. Konferansın örgütlendiği süreç; süreçte sorumluluk üstlenen unsurların kendi yaşamlarını örgüte dayatmalarına sahne olmuş, örgütlülüğün bir çok alanında tasfiyecilik-mültecilik-statükoculuk tartışılmış, ama bu unsurlar tartışmaları geçiştirme çabası içine girmeyi tercih etmişlerdir, başaramadıkları noktada öznel koşulları bahane ederek kendilerini tartışmaların dışında tutmuşlardır.
96 platformu bir çok geriliği barındırması, konferansı örgütleme sürecinin bu olumsuzluklara sahne olması, sonuç olarak; nitel dönüşümün zemini olacağı düşünülen konferans, sorunların büyümüş olarak su yüzüne çıktığı yer olmuştur. Platformda aşılamayan geriliklerin konferansın örgütlendiği sürece hakim olmasının ve gelişimlerin önüne geçmesinin sonucu, konferansta yaşananların oluşması kaçınılmazdı.
Dikkat etmemiz gereken noktalardan bir ise; konferansın örgütlendiği 96 platformuyla başlayan sürecin hedeflenen amaçlara tam anlamıyla ulaşamamasına rağmen, konferansın devrimci hareketi nitel dönüşüme taşıyabilecek gücü-kararlılığı olduğu bilincinde olan tasfiyeci-mülteci-statükocu anlayışların; yaşanacak nitel gelişimin devrimci harekete katacakları karşısında, kendi asalak yaşamlarının tehlikeye düşeceğini çok iyi bildikleri için, "yenilik" ve "gelenek" kavramlarını gerçek amaçlarını saklayacak maskelere çevirme çabaları içerisinde, konferans zemininin devrimci hareketi yeni sürece taşımasına zaman bırakmadan, kendi aralarında cepheşelerek, konferans zeminini gündeminden koparmışlar, böylece çalışmaların önünü tıkamaya başlamalarıdır. Devrimci hareket kadrolarının "yenilik" ve "gelenek" sevdalılarının amaçlarını erken fark edemeyişleri konferans sürecini tıkanmaya götürmüştür. Devamında yaşananlar devrimci hareket kadroları tarafından daha erken kavranmış ve konferansta yaşanan tıkanmanın benzerlerine izin verilmemiştir.
Ancak, devrimci hareketi yeni gelişmelere taşıyacak üretimlerin zemini; tasfiyeci-mülteci-statükocu anlayış sahiplerinin komploları engellenememiş ve ayrılığın doğduğu zemine dönüşmüştür. Ve, karşımıza bir tarafta; "otuz yıl içerisinde çok şey değişmiştir, ideoloji yeniden, baştan üretilmelidir." Düşüncesinde emperyalizmin YDD rüzgarına kapılmış ve eskiyenin(3) ifade edilmeye cesaret edilemediği ama kavramları diyalektik düşünme yöntemlerinden koparıp, kelime anlamlarının çekiciliği üzerinden "yenileri" ağızlarına sakız yapanlar çıkmıştır. Bu "yenilikçi" anlayış sahibi, konferansın gündeminde bulunan "THKP-C DEĞERLENDİRMESİ" yazısı taslağını hazırlayan unsurdur. Diğer taraf ise; konferansı amacından saptırmanın aracını bulmanın aceleciliğinde "gelenek", "ilke-kural" kavramlarını üstelik tarihimizdeki deneyleri dahi inkar edecek anlamlar yükleyerek "yenilikçi" anlayışın karşı cephesinde yerini almış olarak karşımıza çıktı. Bu "gelenek" anlayış sahibi, "yenilikçi" anlayışın kaleme alıp konferans gündemine sunduğu "THKP-C değerlendirmesi" yazı taslağını "THKP-C nin reddiyesidir, bu taslak hiçbir şekilde konferansta, devrimci hareket kadrolarınca tartışılamaz, ancak diğer yapılarla tartışırız" diyerek, "tartışılamaz" dayatmasının sahipleridir.
Her iki unsurda; "tartışılır ise ben yokum", "tartışılmaz ise ben yokum" dayatmalarını konferans zeminine yapmakta tereddüt etmemişlerdir. Örgütü kendi dayatmalarına mahkum etme anlayışı bu zeminde de yaşanmış, amaçlarını bir daha göstermiştir. Kendi yaşamlarını, düşüncelerini her tıkandıkları noktada devrimci harekete dayatan bu unsurlar, konferansta da bu alışkanlıklarını en üst düzeyde yaşatmışlardır. Zira bu onların bir zorunluluğu durumuna gelmiştir. Yaşamlarının bir aracı olmuştur. Çok iyi biliyorlardı ki; konferans süreci devrimci harekete nitel dönüşüm olarak yeni açılımlar sunsaydı, bu anlayışların çarpık yaşamları da ömrünü tamamlamış olacaktı. Bu sonu hiçbir zaman kabul edemeyecek olan bu anlayışlar, kendilerince önlem olarak kendilerini yaşatma-dayatma olanaklarının var olduğu zeminin devamını hedeflemişler, yeni gelişimlerin önünü tıkama çabasına başvurmuşlardır. Bu unsurların yaşamasına fırsat veren zemin bir süre daha onları yaşatmış, ancak, devrimci hareket dinamiklerinin ısrarlı tartışma-hesaplaşma çabaları bu unsurların senaryolar üreterek layık oldukları köşelerine girmelerini sağlamıştır. Tabi ki yenilen düşmanın işgal ettiği alanlardan kaçarken yaptığı talan-yağma-dağıtma burada da yaşamış, kendi dar dünyalarına geri çekilen bu unsurların giderayak devrimci harekete verebildiği kadar zarar verme çabalarına tanık olunmuştur, bugün dahi bu girişimler çok farklı biçimlerde devam etmektedir.
Konferansta Yaşanan Tıkanıklık, Devrimci Hareket Dinamiklerinin Çözüm Üretmesiyle
Yeni Açılımlara Dönüştürülmüştür.
Devrimci hareket dinamikleri hiçbir zaman "yenilikçi" anlayışın "THKP-C değerlendirmesi" yazı taslağını sahiplenmemiştir, benimsememiştir. Ancak, içeriği ne olursa olsun, devrimci hareketin en üst organı olan konferansta kadrolarca tartışılması gerektiği, benimsenecekse de, mahkum edilecekse de buna kadroların tartışması sonucu ulaşılacağı ifade edilerek, "tartışılmaz" dayatmasına gericilik nitelendirilmesi yaparak tavır alınmıştır. Bu da sonraki sürece taslağı hazırlayan anlayışla girileceğini belirlemiştir. Devrimci hareket dinamikleri konferansta gelinen "tartışılır-tartışılmaz" tıkanıklığı noktasında "tartışılmalıdır" görüşünü doğru kabul ettiğini açıklatarak yeni sürecin ilk adımını atmışlardır.
Çok fazla derine inmeden "gelenek" söyleyişinin sahiplerine birkaç noktayı açmak istiyoruz. Bir konunun "nerede", "ne zaman", "kimlerle" tartışıldığı, o konunun tartışılmasından çıkan ürünün ve tartışılma sürecinin niteliğini beliler. Bir devrimci hareketin ideolojik-politik üretiminin yapıldığı en üst organı olan konferans zemininde, konferansın gündeminde bulunan bir konuyu ele alan yazı taslağının, devrimci hareket kadroları tarafından, üstelik bir kişinin "tartışılırsa ben giderim" dayatmasına mahkum olarak tartışılmasın tavrını savunmak; değil devrimci mücadele içerisinde yıllarını sorumluluklar alarak yaşamış, mücadelenin ilerletilmesi amacıyla çalışan kadroları, sıradan insanların dahi yapacağı bir düşünce-eylem tavrı değildir. İlkelerden, kurallardan ve gelenekten dem vuran sizler çok iyi biliyorsunuz ki, tarihimize bakmamız, sizlerin tavrını kendi bireysel yaşamlarınızın, sahip olduğunuz statükoların devrimci hareket çıkarları karşısında korunması olduğu gerçeğini gösterecektir.
Tasfiyecilikle mücadelenin ilk somut ifadeleri olan 89 cezaevi tartışmaları hatırlanmalıdır. Ya da sadece, 13 Eylül Devrimci İnisiyatifin önderi Bedri yoldaşın, DK'nın Devrimci Sol ideolojik-politik-örgütsel-kültürel yapısında yarattığı geriliklerin-dağılmaların boyutuna, DK'nın göz altına alınmış olmasına rağmen; devrimci hareketin kadrolarının ve DK'nın bulunduğu kadrolar toplantısını çözüm gücü görmesi, bu toplantıda bütün sorunların gündeme getirilerek tartışılması gerektiği düşüncesi ve karşısında tartışma platformundan kaçan DK'nın tavrı ortadadır. Sonrasında, mülteciliğe karşı o koşullarda ülkeye dönmesi düşünüldüğünde sizlerin kaygıları, devrimci hareketin güçlenmesi olmadığı, kendi kişisel yaşamınızın ve statükolarınızın kaybedilmesinin kaygısı olduğu anlaşılıyor. Bu tarihi ger&cc
Devrimci hareket dinamiklerinin sürece "yenilik" anlayışının sahibiyle beraber, "tartışılmalıdır" düşüncesi ortaklığında girmeleri, bu anlayış sahiplerinin her şeyleriyle sahiplenildiği anlamında değildir. Taslak, yönelim olarak yıllardır ifade edilen genel doğruları ifade ettiğinden ve "tartışılmaz" dayatması karşısında birlikte hareket edilmiş, fakat hiçbir zaman içerik olarak benimsenmemiştir. Bir taslak tartışılmadan ne kabul edilebilir, nede tümden mahkum edilebilir.
Gericiler karşısında "tartışılmalı" tavrıyla hareket eden dinamikler devamında bir çok tartışmayı sürdürmüş, yeni hesaplaşmalara gitmiştir. Yeniden Örgütlenme Koordinasyonu sürece "yenilikçi" taslak sahipleriyle beraber girmesi, bu taslak sahibi unsuru farklı yönelimlere sevk etmiştir. Beraberliği "bizim her dediğimiz yapılır" olarak algılayan bu unsur, dinamikleri kendi istekleri doğrultusunda şekillendirebileceği düşüncesiyle dayatmalar, keyfi hareketler içerisine girmeye başlamıştır. Özellikle, devrimci sol ideolojik-politik çizgisine denk düşmeyen, sivil toplumcu "THKP-C değerlendirmesi" taslağı tartışılmadan, devrimci hareketin düşünceleri olarak kitleye sunma çabaları gündeme oturmuştur. Üstelik Yeniden Örgütlenme Koordinasyonu üyelerinin ortak kararının "ileride örgütlenecek olan konferansta kadrolar tarafından tartışılıp sonuç alınmadan hiçbir şekilde taslağın kitleye sunulmayacağı." olduğu bilinerek, kendilerini merkezi koordinasyonun üstünde görerek ilkesizlik yapmışlardır.
Sorgulamaların, tartışmaların devam etmesi; 96 platformu öncesi-sonrası, konferansın örgütlendiği sürecin ve konferans koşullarının bütün eksiklikleri, gerilikleri gündeme getirmesinin yanında, tarihi hesaplaşmaların da bütünlükçü bakış açısıyla yer tutmasını getirmiştir.
Yaşanan tasfiyecilik, mültecilik, statükoculuk tartışmalarının, sorgulamalarının dönemsel oluğu fikrine kapılan "yenilik" anlayışı temsilcisi, önce tartışmaların önünü tıkama girişimlerinde bulunmuş, başaramadığı andan itibaren "sivil toplumcu" düşüncelerini dergi sayfalarında kitleye sunmaya kalkışmıştır. Taslağı tartışmadan devrimci hareketin düşünceleri olarak kitleye sunmayı Avrupa'da ve internet sitesinde başarmış fakat ülkede engellenmiştir. En son kozları olan "kabul edilmezse, çeker giderim" dayatmasıyla devrimci hareketin karşısına çıkmışlardır. Devrimci hareket dinamikleri, bugüne kadar yapılan dayatmaların yaşam bulmasının yanlışlığı da ifade edilerek, kişilerin örgüte kendilerini dayatmalarının kişi özelinde devrimci bir hareket olmadığı ve kişilerin dayatmasına mahkum olmanın devrimci örgüt ilkeleriyle uyuşmadığı belirtiler
Devrimci hareket dinamikleri yapıyı, kişilerin dayatmaları karşısında sahiplenmiş, kendi yaşantılarını, düşüncelerini kadrolar platformunda tartışmadan, yapıya aitmiş gibi göstermeye çalışan anlayışları mahkum etmişlerdir, devamında bu unsurlar örgütün dışına düşmüşlerdir. Bu unsurların giderayak "ne kadar zarar verirsek iyidir" mantığıyla hareket ederek, yapıdan kopmalarının bir zaman sonrasında örgütü "fes" ettiklerini açıklayan üç kişinin imzasını taşıyan, 14 sayfalık kendi bitişlerinin-tükenişlerinin ilanını kamuoyuna sunmuşlardır.
Bugünde dergi sayfamızda taslağı tartışmayı düşünmüyoruz. Ama bu bizim, tasfiyecilik batağına girmiş olanları teşhir ve tecrit etmenin devrimci bir görev olduğu gerçeğini göremediğimiz anlamına gelmez. Devrimci hareket kadrolarınca yapılan tartışmalarda tasfiyeciliği, mülteciliği, statükoculuğu kökleştirme, hakim kılma çabasında olan unsur önce tartışmaları kişiselleştirme girişiminde olmuş, devamında derginin Şubat sayısında sivil toplumcu düşüncelerini yapıya ait düşünceler izleniminde kitleye sunmuştur.
Derginin Şubat sayısının orta sayfasında yer alan "Solda Yaşanan Ayrılıklar Ve Yaşanan Gerçeklik" başlıklı yazı, Devrimci sol ideolojinin altını boşaltan taslak yazısının genel hatlarını, makyajlayarak yapının düşünceleri olarak kitleye sunma çabasıdır. Konferans sonrasında oluşturulan Yeniden Örgütlenme Koordinasyonu üyelerinin hem fikir olduğu "taslağı, ileride örgütlenecek konferans platformunda kadrolarca tartışılmadan kitleye açılmayacağı" kararını, kadroları, örgütü etkisizleştirme amacı içindedir.
Yine derginin aynı sayısında yer alan "Örgütlü Yaşam Ve Duygusal İlişkiler..." başlıklı yazı, koordinasyon üyesi diğer unsurların ve ülkede bulunan arkadaşların eleştirilerine, karşı çıkmalarına, devrimci hareketin düşüncelerine uymayan bir yazı olduğu belirtmelerine rağmen, derginin Avrupa basımında ve internet sitesinde taslak yazarı anlayışlarca yayınlanmıştır.
Bu iki yazı; devrimci hareketin ifadesi olmayan, bize yabancı, devrimci sol ideolojisini tasfiye ederek yerine sivil toplumcu-aşk partisini kurma amacına hizmet eden düşüncelerdir ve kesinlikle sahiplenmediğimiz, ülkede yayınlanmasına izin vermediğimiz sapkın düşüncelerdir.
Burada yazıdan geniş alıntılar yaparak açıklamak isterdik lakin kararların uygulanış disiplini bizler açısından önemlidir. Ama, taslağın hedefini işaret eden bir cümleyi almak şimdilik yeterli olacaktır. "THKP-C'nin düşünce sistematiğini oluşturan koşullar, bugünkü ülke ve dünya gerçekliğiyle aynı koşulları taşımamaktadır." Evet, "teori"syenlerimiz çağa ayak uydurma çabaları içerisinde, Marksist-Leninist ideolojiyi benimsemiş örgüt ve kişileri tasfiyecilik bataklığında boğma gayretindedir. Değişen koşullar ile ne ifade edilmek istendiği önemlidir. Eğer bir ideolojiyi geliştirmek, yetersizliklerini gidermek yerine tekrar üretilmesini gerektirecek koşul değişikliğini iddia ediyorlarsa, bu koşulların "askeri, kültürel, teknolojik" koşullar olamadığı anlamına gelmektedir. Üretim ilişkil
AMAÇ; üzüm yemek değil, bağcıyı dövmektir!
Dergimizin Şubat 2002 sayısında "yenilikçi" anlayış sahipleri tarafında, yapılan eleştiriler dikkate alınmayarak yer verilen "örgütsel yaşam ve duygusal ilişkiler..." başlıklı yazıda şöyle deniyor.
"... Geçmişten beri tartışılan konulardan ilki, örgüt içerisinde yaşanan duygusal ilişkiler konusunda örgüt izni yada onayıdır. Ne kadar gerekçelendirilirse gerekçelendirilsin, ne kadar mükemmel yaklaşımlarla ele alınırsa alınsın, yaşamda karşımıza sürekli çarpık sonuçlar çıkaran bu sorunun adını koymak gerekiyor. Sevgi nedir, aşk nedir, bir sevginin sevgi olup olmadığına, bir aşkın aşk olup olmadığına, iki insanın birbirine uygun olup olmadığına, o iki insanın dışında karar verecek bir mercii olabilir mi? Yada bir başka deyişle "sevdanın izni" olur mu? İki insan birbirini seviyorsa, birbirine aşıksa, bu ilişkinin üstünde bir varlık, kişi ya da kurumun -tanrı, bey-ağa, ana-baba, toplum, devlet, örgüt vb.- bu ilişkiyi tanımama, buna izin vermeme, bunu engelleme, yasak koyma hakkı olabilir mi?...
...Sorun daha çok örgütsel güvenlik vb. gerekçelerle, evliliğe ilişkin bir "izin" yada "onay" sorunu olarak tartışılsa da, pratikte en çok karşımıza çıkan biçimi, duygusal ilişkinin ilk aşamasından itibaren bütün süreçlerinin tartışılması oldu. İki insan arasında başlayan duygusal bir ilişkinin daha bir ciddiyete dökülmeden, taraflar nezrinde dahi henüz ilişkinin adı konulmadan, hatta konunun karşı tarafa açılmasından önce örgüte açılması ve ancak örgütün onayı-izni alındıktan sonra karşı tarafa açılıp ilişkinin "resmileştirilmesi", eğer örgütün yaklaşımı olumsuzsa ilişkinin unutulması "devrimci ilke ve kural" olarak anlatıldı. Feodal toplumdaki görücü usulü evlilikten daha geri bir yaklaşımı barındıran, adeta kimin kimden hoşlanabileceğinin sınırlarını çizen ve her duygusal ilişkiyi örgüt nezrinde "evlilik" tartışması düzeyinde ele alan böylesi bir yaklaşım biçiminin kuşkusuz sosyalizme ait bir yaklaşım olduğu ileri sürülemez. Toplumsal ve örgütsel olarak taşınan geriliklerin, sosyalizm, mücadele, ilkeler, kurallar, vb. kavramlar arkasına gizlenilerek yaşatılmaya çalışılması, ilke-kural adına her türlü kuralsızlığın zeminini sunmaktadır. Böylesi bir yaklaşım, bırakalım sosyalizmi, insanın doğasına aykırıdır." "Örgütlü yaşamada duygusal ilişkiler.." başlıklı yazıdan "teori"syenlerimizin düşüncelerini ortaya koyan bir bölüme yazımızda yer vermeden geçemedik. Dergimizin sonraki sayılarında bu konuyu bizlerin bakış açısıyla detaylı bir şekilde ele alacağız. Örgütlü yaşamda duygusal ilişkiler her dönemde belli ölçülerde sorun yaratmıştır. Fakat hiçbir zaman bu tarzda değerlendirilmemiş ve yaşanmamıştır. "teori"syenlerimiz "yenilik" görevlerini her konuda yerine getirmede kararlılar. Ama ürettikleri "yeniler" le kendilerini baş başa bırakıyoruz. Sakın bu "yeniliklerinizi" devrimcilik adına yapmayın, hem hesap vermek zorunda kalırsınız, hem de palyaçoları dahi güldürecek komik bir duruma düşersiniz. Bizler bu konuya yazımızda kısaca deyinelim.
Devrimcinin tüm yaşamsal faaliyetleri tamamen davasına, örgütlü mücadelenin gereklerine tabi olarak biçimlenmiştir. Duygusal birlikteliği, mücadelesinde onu geri düşürmeyecek ve hiçbir şekilde tereddüde sürüklemeyecek bir konumda olmalıdır. Bu devrimciler aşık olmaz demek değildir. Ancak, devricilerin birlikte olacağı eşleri mücadeleye sorunlar çıkarmayacak şartları taşımalıdır. Devrimcinin örgütsel mücadelesinde üstleneceği görevlerde başarılı olmak sadece devrimcinin elinde olan bir şey değildir. Özellikle, sevdiği, aşık olduğu eşleri devrimcinin üstlendiği görevlerde ya sorun yaratan olur, yada ilerleten.
Kimsenin aşka yasak koyması yada onay vermesi söz konusu değildir. Özellikle devrimci düşünceler kesinlikle bu gerici düşünceleri savunamaz. Ancak yaşam koşullarından soyutlamakta olamaz. Devrimciler mücadelenin ilerlemesine sorunlar yaratmayacak ilişkileri her süreçte yaşamışlardır. Devrimcilerin mücadele içerisinde yaşadıkları duygusal ilişkiler olumlu olduğu kadar sorunları da getirmiştir. Sorun yasak konmasından ziyade, ilişkiye başlayan insanların bir birlerinin mücadelesindeki etkilerinin niteliği olmuştur.
şüphesiz devrimci de aşık olur ve bu aşkı en dürüst olanını yaşar. Sevgi, aşk, cinsellik, barış, özgürlük gibi kavramların gerçek anlamda sömürünün ortadan kalktığı ve tüm bireyleri eşit bir toplum olan sosyalizmde yaşanacağına inanan devrimciler, yaşam ve mücadele içerisinde gerilemeye neden olmayacak duygusal beraberlikleri yaşamaktadırlar. Sorun; duygusal ilişkilerin yaşanmaması, yasaklanması, izin-onay alarak yaşanması değildir. Sorun; devrimci mücadelenin koşullarında yaşamını güçlendirebilecek ilişkilerin yaratılmasıdır, örgütlü yaşamda duygusal ilişkilerin yerine oturtulmasıdır. Mücadeleyle bütünleşmiş beraberlikleri yaratmaktır. Duygusal ilişkimize göre mi örgütsel ilişki oluşturacağız, yoksa örgütsel mücadelemize göre duygusal ilişkimizi oluşturacağız?
Emperyalizm saldırılarını örgütsel mücadele üzerinde yoğunlaştırmış durumdadır. Bunu da örgütü zayıflatacak, budayacak, birincil olmaktan çıkararak bir çok şeyin arkasından ikincil, üçüncül yerlere getirerek niteliksizleştirecek, düşünceleri devrimci saflarda egemen kılmaya çalışarak yapmaktadır. Burada da örgüt duygusal ilişkilerin önünde budanmakta, zayıflatılmakta, mücadele koşulları unutturularak örgüt ikincil planlara atılmaktadır. Bunun da adı savaşan devrimci örgüt olmaz, sivil toplum-aşk örgütü olur.
Feodal toplumda kadının -evleneceği eşi dahil- hiçbir seçme hakkı yoktur ve bir mal gibi alınıp satılır. Görücü usulde İki gencin evliliklerine büyükleri karar vermiştir. Para, tarla, hayvan gibi değerler alınıp verilir ve evlilik köy halkı huzurunda meşruiyet kazanır. İddia sahiplerinin uzun süre devrimci hareket içindeki yaşamı göz önüne alınırsa görücü usulü evlilik ile devrimcilerin yaptığı evlilikler arasındaki farkı hala anlayamamış olmamaları gerçekten ilginçtir, bir o kadar da ürkütücü. Geçmişte birtakım tartışmaların olduğu doğrudur. Birtakım insanlar bu tartışmalar sonucunda örgütlü yaşamına son vermiş ve devrimciliği bırakmıştır bu da doğrudur. Ancak buradaki sorun konunun yeteri kadar insanlara anlatılamama özründen kaynaklanmaktadır. Kadın erkek ilişkilerinde devrimciliğin gerekleri nelerdir? Bu konu hakkında yeteri kadar insanlarımıza bilgi verilememiştir. Tıpkı diğer konular gibi taraftarından kadrosuna kadar devrimci hareket içinde eğitim çalışmalarının yetersizliğinden kaynaklanan sorunlarla birlikte bugüne kadar gelen olumsuzluklar birisidir. Taslak sahibi ve onunla bu düşünceleri paylaşan diğer unsurlar da bu eksik ve çarpık yapılanmanın bir ifadesi ve kanıtı olarak karşımızda durmaktadır.
Yazıda örgütlü yaşamın getirdiği devrimci ilke ve kurallar, aşk ve sevda konulan önünde budanıyor. "Sevdanın izni olur mu" temelinde duygusal yaklaşım çabalarıyla haklılık zemini yaratılmaya çalışılıyor. "Teori"syenimiz burada kafa yapısının incilerini sergilemekte bencil davranmamış. Kendince uyanıklık yapıp konuyu yaşadığımız dünya koşullarından başlayarak açıklamayışı amaçlarını ortaya koymaktadır. THKP-C ideolojisinin değerlendirmesini yaptığı yazı taslağında sürekli otuz yıl öncesi ve otuz yıl sonrası koşulları "açıklamaya" çalışıyorken, örgütlü yaşamda duygusal ilişkiler konusuna otoritenin baskısının kalktığı, sömürünün olmadığı, ulaşmak için savaştığımız komünist toplumun şartlarında yaşanabilecek aşk çerçevesi çizmekle yazıya başlaması, ağırlık olarak olması gerekli, her insanın genel doğrularından bahsetmesi tabiki bilinçli bir çabadır. Koşulların tahlilini yapan "teori"syenimiz aşkı günümüz koşullarında ve özellikle devrimci savaş örgütlerinde nasıl yaşanması gerektiği konusundan uzak durması, amacının ne olduğunu gösteriyor. Güzel, süslü, ilk bakışta herkese doğru gelebilecek ve günümüz koşullarından, özellikle savaş örgütü anlayışından koparılmış ifadeleri yazıda ağırlıklı kullanması bizleri aldatmamalıdır. Kelimelerin seçimi, nasıl kullanıldığı yazının amacını ortaya çıkarır. "teori"syenimizin amacı günümüz koşullarında ve en önemlisi örgütlü mücadelede duygusal ilişkileri tartışmak değildir. Devrimci örgütlerin savaş örgütü olduğu gerçeğini saptırma çabasına duygusal ilişkilerin tartışmasını çarpıtarak basamak olarak düşünmüştür. Amaç duygusal ilişkilerin tartışılmasından ziyade, savaş örgütü gerçeğinin altını oymaktan başka bir şey değildir. Amaç üzüm yemek değil, bağcıyı dövmektir. Örgüt içi yaşam, sıcak pratik şartlarındaki mücadele ile sosyalizm şartlarındaki yaşam koşullan ve insan haklarını birbirine karıştıran bir anlayış içerisinde halkımızın deyişiyle sap ile saman birbirine karıştırılarak oportünist bir yaklaşımla "örgütsel yaşamda duygusal ilişkiler" ifade ediliyor. Türkiye koşullarında sosyalist devrimi önüne hedef olarak koymuş M-L örgüt, bir savaş örgütüdür. Ve örgüt içi demokrasi kavramı tamamen ilkeleri saptanmış ve siyasi olarak bir ideoloji çerçevesinde kesin ve tavizsiz aynı zamanda katı kurallar olarak tanımlanan örgütlü, paylaşımcı ve kolektif bir yaşam şeklini savunur. Bu yaşam şekli şartlar içinde dağda, şehirde ya da herhangi bir mücadele birimin somut şartlarına göre biçimlenir ve kendini dayatır. Ama hiçbir zaman devrim ve sosyalizm mücadelesi temelinde somut halini almış disiplin kurallarından uzaklaşamaz.. Sosyalizm koşullarındaki yaşam tarzı birey kolektif anlayış sınırlarında daha özgür yaşaması anlamına gelmektedir. Kişisel yaşamdan en geniş sosyal faaliyetlere kadar toplumun her kesiminde sınıfsız ve sömürüşüz bir dünya temelinde hedef alınmış ve en geniş kitlelerin benimsenmesi için yeniden yapılanma programında sosyalist kültür devrimi esasları yaşamın her alanında uygulanır.
"BİTİŞ" kendi asalak yaşamlarının bitişi olmuştur,
Devrimci Hareketin değil!
" ...gelinen aşamada, siyaseten bitmiş bir olguyu hukuken bitirmenin ahlaki bir yükümlülük olduğunu göstermiştir..." Diyerek ordusunu ve tüm silahlarını düşmana teslim eden mağlup komutan edasıyla hareketi tatil ettiğini ilan eden "teori"syenimiz, bir süre öncesine kadar dinamik tespiti yaparken, kendisinin örgütün dışına düşmesiyle birden dinamiklerin "tükenmiş" olduğunu anlamış olmalı ki, bu açıklamayı yapıyor.
Devrimci hareket dinamikleri karşısında, tutunamayacaklarını ve amaçlarına ulaşamayacaklarını anlayan sapkın anlayış sahipleri, bu kez de yenilgi ve kaçışlarına meşru bir zemin arama uğraşı içine girmişlerdir. Bu amaçlarına, örgütsel ilke ve işleyişi çiğneyerek, onu tasfiye etmeye çalışarak ulaşmak istemişlerdir. Örgütsel inanç ve bilinç engelini aşamayıp yere düştüklerinde bu taktikleri boşa çıkmış oldu. Tüm çırpınışlarına rağmen, sapkın, gerici, inançsız, kaçkın ve oportünist anlayışlarını yaşatacakları hiç bir zemin ve koşulun kalmadığını anladıklarında, hemen yanı başlarında yıllarca birlikte olduğu ve mücadele görevini paylaştıkları devrimcilerle bile tartışmadan, konuşmadan adeta yangında mal kaçırır gibi bulundukları alanda kitleyi toplayarak kaçmanın teorik kılıflarını uydurarak gerçek yüzlerini saklamaya ve bu tavırlarını meşrulaştırmaya çalışmışlardır.
Konumu ne olursa olsun kendi başına hiç kimseyle görüşmeden bulunduğu alandaki kitleyi toplayıp, "yapının bitti yapıyı tasfiye ettik" vb lafları sarf etmeye hiç kimsenin hakkı yoktur ve olamaz da. Devrimcilik gönüllü mücadele kararlılığı ve inanç sorunudur. Bu tür duygularını kaybetmiş unsurlar kendi tükenmişliklerini devrimci harekete mal etmeye çalışmışlar ancak buna göz yumulmamış, kısazaman içinde teşhir edilmişlerdir. Hareketin kitlesini toplayarak, kendi oportünist, inançsızlık ve pervazsızlıklarını, gizlemek ve örtbas etmek amacıyla, kendileri hariç herkesi devrimci olmamakla itham etmişler ve devrimci hareket saflarında mücadele etmeyi bıraktıklarını açıklamışlardır. Bugüne kadar gerek devrimci hareketin, gerekse solun genel tarihinde farklı düşünceleri ortaya koyup, eleştiri ve ikna ortamında devrimci bir tarzda tartışıp sonucu yakalamayan farklılıkların dostça ayrıldığına hiç tanık olunmamıştır. Ülkemiz genelinde yürütülen devrimci mücadelenin teorik düzeyi ile, insanlarımızın olumsuzlukları aşma yeteneğinin çok kısıtlı olması ile direkt bağlantılı olan bu özellik yakın bir tarihte içimizde yeniden yaşanmıştır. Sonuç hep aynıdır karşı konumlanmalar ve ayrı bir örgüt kurma girişimleri. Yok edilmesi gereken bu özellik ne yazık ki teslimiyetin, bitişin, tasfiyenin, statükonun can simidi olarak kullandığı bir yöntem olarak sürekli karşımıza çıkmaktadır.
Devrimci hareketten ayrıldıklarını söylemelerine rağmen, hiçbir ciddi engellemenin mevcut olmadığı ve hiç kimsenin kendilerine hesap sormayacağı yanılgısı ve rehaveti içinde olanlar, klasik oportünist, tasfiyeci ve gerici özelliklerini hiç saklama gereği görmeden utanmazca saldırılara başladılar. Örgütlülük içerisindeki insanlarla tek tek konuşup, örgütlülüğün anti propagandasını yaparak, örgütsüzlüğü dayatma cüretinde bulundular. Ve kaleme aldıkları 14 sayfalık, inançsızlıklarını, kaçkınlıklarını ve kafalarındaki yenilgileri anlatan, küfürname içerikli bildiri ile yaptıklarını belgelediler. Yaptıkları ilkesizlik ve kuralsızlığın neye tekabül ettiğini fark ettiklerinde ise bu kez yalan, demagoji yolarına baş vurmaya başladılar. Çok pişkince daha önce ifade ettikleri ve bulundukları alanda kitleyi toplayıp "iddiamız yok, bu iş bitmiştir, tasfiye ediyoruz" diyen bu bayımız birdenbire tavır değiştirerek "dün dündür, bugün bugündür" mantığı ile kendisini meşrulaştıracak senaryoları ortalığa yaymaya başlamıştır. Günü geldiği zaman devrimci hareket kendisine gerekli hatırlatmalar yapacak ve devrimci adalet adına yapılanların hesabını soracaktır. Kimsenin bundan kuşkusu olmasın.
Çok kritik ve sancılı bir dönemin hemen arkasından toparlanma, sorunların içinden çıkış ararken tasfiyeciliğin yarattığı tahrifatın etkisi, zor bir süreç içinde olan devrimci hareketimizde çok fazla hissedildi. Devrimci anlayış ve örgütlenme düzeyinde yaşadığımız sorunların henüz üstesinden gelememiş ve K. Süreci sabote edilmiş bir halde iken gericiliğin, mülteciliğin ve statükoculuğun tüm olumsuzlukları yeniden yaşandı. Sonuç olarak yaşanan son tasfiyecilik ve statükoculuk örnekleri, DK. Süreci ile açığa çıkan tasfiyeci-statükocu-mülteci-benmerkezci anlayış saflarımızda varlığını sürdürmeye devam ettiğini göstermiştir.
93 inisiyatifi ile birlikte bir yanda çetecilerin saldırıları diğer yanda oligarşinin operasyonları sonucu şehit düşen yönetici kadro düzeyindeki yoldaşlarımızın yeri doldurulamamış, teorik düzeyde görülen gerileme yeni insanların üretimini önemli ölçüde sekteye uğratmıştır. Geçmiş dönemin yetkili organları tarafından uzaklaştırılan birtakım unsurlar birer birer geri dönerek yönetici sıfatıyla boş kalan yerlerde " kurtarıcılığa" soyunmuşlardır. Bu unsurlarla birlikte Tasfiyecilik ve gericiliğe karşı ciddi bir çalışma gerçekleştirilememiştir. Yaşadığımız şu günlerde Devrimci Hareketimiz tüm olumsuzluklar karşısında yeniden toparlanıp güçlenme sürecine girmiştir.
Demokratik merkeziyetçilik, eleştiri-özeleştiri ve tartışma geleneklerimiz yıpranmış, örgütlü yaşam kurallarının temel taşlan olarak kabul edilen bu değerlerimiz hızla gerileme sürecine girmiştir. Olumsuzlukların ulaştığı boyut o denli geniş bir alana yayılmıştır ki, gerçek devrimci değerleri ifade etmek bir hayli zorlaşmıştır. Avrupa şartlarında ülkedeki dinamikleri yönetmeye çalışan tatlı su "devrimcileri" bu harekete yapıştıkları yerden söküp atılmaktadırlar.
Tek bir insanı kalıncaya kadar mücadele sürecek ve başarıyı yakalamak için hiç yılmadan, tasfiyeciliğe, mülteciliğe, statükoculuğa, popülizme, yalan ve spekülasyona karşı dimdik ayakta olacak, Devrimci hareket Türkiye Sınıflar Mücadelesinin merkezindeki yerini alacaktır.
Sahip olduğumuz inanç ve kararlılık, zengin tarihi geçmişimiz, yaşananların gerçekçi ve bütünlükçü değerlendirilmesi sorunların üstesinden gelmek için vereceğimiz mücadelede bizleri güçlendiren olumluluklardır.
Halkımızın devrimcilere karşı duyduğu güven yeniden yeşerecek ve onlara kucağını açacaktır. Kararlı ve tutarlı devrimcilerin etrafında toplanan örgütlü emekçiler oligarşinin rüyalarında gördüğü en korkunç kabustur. şurası unutulmamalıdır ki ; saflarımızdan karamsarlık ve güvensizlik atılmadığı sürece yeniden ve daha derin krizlere yol açacak zaaflar beraberinde getirecektir. Bu güne kadar aynı paylaşım ve anlayış içinde bulunan, bundan sonra da "ben varım" diyen herkes ilk önce kendi kendine bir iç hesaplaşma sürecine girmelidir. Samimi ve içten bir tavırla katkı ve enerjisinin gerçek çizgisini net bir şekilde ifade etmelidir.
Kaybedecek zamanımız, boşa harcayacak enerjimiz yoktur. Süreç; var olan sorunlara çözümler bulma inisiyatifinden, devrimci mücadelenin önünün açacak ideolojik açılımlardan ve pratiğe yön vermekten başka alternatifin kalmadığı bir süreçtir.
DİPNOT:
(1) Birileri bu "tarihin bittiği" saçmalıklarını yazıyor ve bu yazdıklarını her yere, bulundukları alandaki ilişkilerimize gönderiyor. Bu insanları uyarıyoruz. Amaçlarınızı ve kaçkınlıklarınızı ört-pas etmek amacıyla ürettiğiniz ipe sapa gelmez sapık "teorileriniz" ile sizi baş başa bırakıyoruz. Ancak, hareketin değerleri ve sırları olan bir kısım kaynakları kendi kişisel çıkarlarınız için kullanma gibi bir girişiminiz asla olmasın. Böyle bir girişimin sonucunu çok iyi bilmektesiniz.
(2) Bazı arkadaşlarımız yüklendikleri görev ve sorumluluklarına uygun bir duruş ortaya koyma yerine, sorunların ortaya çıkmasıyla, çözüm gücü olmak yerine hayal kırıklığı, bunalım gibi küçük burjuva kafa yapısının ürünleri davranışlar ile kendilerini ifade ederek, safları terk etmeyi tercih etmeleri birilerine güç vermiştir. Mücadeleye olan inançları, dava insanı olma, her koşulda ona sahip çıkma ve olumsuzluklarla mücadele etme konusunda ki zayıflıkları ortaya çıkmıştır. Büyük iddiaları olan, büyük sorumluluklar üstlenen ve insanların yaşamları hakkında karar verme gücünü, iradesini kendisinde bulan insanların, bu dönemlerdeki bu tür davranışlarla üstlendikleri görevlere ne kadar layık olduklarını göstermektedirler. Bu yönlerini görme yerine suçlu arama girişimleri kendilerini aldatmaktan başka bir şey değildir.
(3) "Yenilik" meraklıları, THKP-C'yi oluşturan koşulların otuz yıl öncesinde kaldığını, dünyanın "yeni" "koşullara sahip olduğunu, ve dolayısıyla THKP-C'nin "yeni" koşullar doğrultusunda tekrar üretilmesini gerektiğini söylerken, emperyalizmin saldırı dalgalarından biri olan YDD politikalarının sonucu otuz yılda "yeni" koşullara kavuşan dünyada, koşularıyla beraber THKP-C'ninde eskidiğini ifade etmek istemesine rağmen, tasfiyeciliğin doğası gereği sürekli en devrimci görünmek ve amacını sinsice gerçekleştirmek mecburiyetindedir. Sonuçta baylarımız için "yeni" ; emperyalizmin YDD politikaları doğrultusunda sivil toplumcu-aşk partisi olurken, eski ise; koşullarının "değişmesiyle" THKP-C'nin ideolojik-politik-örgütsel tezlerinin de eskimiş, ömrünü doldurmuş olmasıdır.
|